Türksat 4A Frekans Değişikliği KURUMSAL DESTEK Sıkça Sorulan Sorular Servis Başvuru Destek Sürücü ve Yazılımlar İNSAN KAYNAKLARI
18 Eylül 2014 Perşembe
Sunny Uydu Turksat 4a Frekans Ayarları
Etiketler:
sunny,
sunny frekans ayarları,
sunny uydu alıcıları,
turksat,
turksat 4a frekans ayarları
Next Uydu Alıcı Türksat 4A Ayarlama
Next Machina Serisi Türksat 4A Uydusu Kanal-Frekans Ayarlama İşlemi
1. ADIM:
Kumandadan MENÜ tuşuna basın.
KURULUM menüsünden, UYDU SEÇİMLERİ bölümüne ok tuşlarını kullanarak gelin ve OK tuşu ile girin.

Etiketler:
next,
next star,
turksat,
turksat 4a frekans ayarları,
tursat 4a,
uydu ayarlama
17 Ağustos 2013 Cumartesi
Hürrem Sultan
Hürrem Sultan 1506 yılında doğup 1558 yılında 52 yaşındayken vefat etti. Osmanlıca yazılışı خرم سلطان
Kanuni Sultan Süleyman Han'ın eşi ve sonraki padişah II. Selim'in annesidir.
Lehistan Krallığı'nın sınırları içerisinde bulunan Rohatyn'da[3] doğdu. 14 yaşındayken Tatar akıncılar tarafından 1520 tarihinde Rohatyn'den kaçırılmış[1], Kırım Hanı'nın himayesine girmiş ve daha sonra Osmanlı sarayına sunulmuştur.
16. yüzyıl kaynaklarına göre kızlık ismi bilinmiyordu. Ama daha sonraki kayıtlara geçen iddialara göre mesela 19. yüzyılın Ukrayna'daki ilk kayıtlarına göre (!) Anastasia (Kısaca Nastia) Polonyalıların geleneğinde, Aleksandra Lisowska olarak bilinir. Genelde Hürrem Sultan ya da Hürrem balsaq sultan olarak bilinirdi; Avrupa dillerinde Roxolena, Roxolana,Roxelane, Rossa, Ruziac, Türkçe'de Hürrem (Farsça kökenliخرم Khurram), neşeli olan kişi ve (Arapçada Karima -كريمة) Soylu olan kişianlamına gelir. Roxelana, onun gerçek ismi olmayabilir ama takma adı onun Ukraynalı soyuna ait olan (Günümüze ait yaygın isim Ruslana) ve doğu slav ismi olan, Roxolany ya da Roxelany, şimdiki Ukrayna halkında 15. yüzyıldan sonra kullanılıyordu.
Hürrem Sultan, sarayda özel bir eğitim gördü. Güzelliği, zekası ve becerisi ile padişahın dikkatini çekmeyi bildi. Harem kadınları ve saray ileri gelenleri arasında da kendine yer edindi.
Hürrem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman'a bir kız, dört oğlan çocuğu doğurdu. En büyük oğlu Mehmet Şehzade tahta çıkamadan öldürüldü. İkinci oğlu Selim tahta çıktı. Diğer çocukları da Beyazıt ve Cihangir Şehzadelerdir. Kızı Mihrimah Sultan'ı Rüstem Paşa ile evlendi.
Kanuni Sultan Süleyman Han'ın eşi ve sonraki padişah II. Selim'in annesidir.
Lehistan Krallığı'nın sınırları içerisinde bulunan Rohatyn'da[3] doğdu. 14 yaşındayken Tatar akıncılar tarafından 1520 tarihinde Rohatyn'den kaçırılmış[1], Kırım Hanı'nın himayesine girmiş ve daha sonra Osmanlı sarayına sunulmuştur.
16. yüzyıl kaynaklarına göre kızlık ismi bilinmiyordu. Ama daha sonraki kayıtlara geçen iddialara göre mesela 19. yüzyılın Ukrayna'daki ilk kayıtlarına göre (!) Anastasia (Kısaca Nastia) Polonyalıların geleneğinde, Aleksandra Lisowska olarak bilinir. Genelde Hürrem Sultan ya da Hürrem balsaq sultan olarak bilinirdi; Avrupa dillerinde Roxolena, Roxolana,Roxelane, Rossa, Ruziac, Türkçe'de Hürrem (Farsça kökenliخرم Khurram), neşeli olan kişi ve (Arapçada Karima -كريمة) Soylu olan kişianlamına gelir. Roxelana, onun gerçek ismi olmayabilir ama takma adı onun Ukraynalı soyuna ait olan (Günümüze ait yaygın isim Ruslana) ve doğu slav ismi olan, Roxolany ya da Roxelany, şimdiki Ukrayna halkında 15. yüzyıldan sonra kullanılıyordu.
Hürrem Sultan, sarayda özel bir eğitim gördü. Güzelliği, zekası ve becerisi ile padişahın dikkatini çekmeyi bildi. Harem kadınları ve saray ileri gelenleri arasında da kendine yer edindi.
Hürrem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman'a bir kız, dört oğlan çocuğu doğurdu. En büyük oğlu Mehmet Şehzade tahta çıkamadan öldürüldü. İkinci oğlu Selim tahta çıktı. Diğer çocukları da Beyazıt ve Cihangir Şehzadelerdir. Kızı Mihrimah Sultan'ı Rüstem Paşa ile evlendi.
Fatih Devri'nde Topçuluk
Fatih Devri'nde Topçuluk
Sesli Dinle
Gençlik yıllarından itibaren ateşli silâhlara ilgi duyan Fatih Sultan Mehmed'in saltanat yıllarında (1452-1481) topçuluk çok ileri bir seviyeye yükseldi. Ateşli silâhların tahrip gücüne inanan Osmanlı hükümdarının, askerî teknolojiye merakı ve bu sahada çalışma yapanlara verdiği değer, Avrupa devletleri tarafından biliniyordu. Fatih, ateşli silâhlar hakkında Batı'da neşredilen eserleri ve yapılan deneyleri yakından takip ediyordu. Fatih'le birlikte topçuluğun ehemmiyetini daha fazla idrak eden Osmanlı ordusu, erken dönemlerden itibaren gelişmiş top imalâthanelerine sahip oldu. Tecrübeli mühendisler ve ustalarla, irili ufaklı çok sayıda topun dökümü gerçekleştirildi ve ordu bu silâhlarla teçhiz edildi.
Etiketler:
fatih sultan mehmet,
ilk dökme top,
osmanlı,
top,
topçuluk
21 Ocak 2013 Pazartesi
Cd ve Dvd yi İlk Kim buldu?
Televizyonun mucidi aynı zamanda ilk video kaydedicinin de mucididir: 1826′da John Logie Baird gramafonla aynı ilkeyi kullanarak 25 cm. çapındaki balmumu bir diskin üzerine görüntü kaydedebilen bir aygıtın patentini aldı. Philips Electronics firması Philips Lazervision ile diskin üzerine görüntü kaydetme fikrini 46 yıl sonra yeniden icat etti; 1972′de tanıtımını yaptıkları bu aygıt ABD’de 1980′de, Avrupa’da 1982′de piyasaya sürüldü. Ayrıca Philips ile Sony firmalarının ortak olarak CD’yi piyasaya sürdükleri tarihtir. (1982)
Lazer okuyuculu videodisk ve CD, James T. Russell’ın icadı olan optik diskten türemiştir. Russell, vinil plakların pikap iğnesi yüzünden aşınıp yıpranmasından bıkmış ve 1965′te bilgiyi lazerle okunacak şekilde bir disk üzerine kaydetme fikrinin patentini almıştı. Philips firması, Russell’ın fikrini video görüntülerini kaydedecek şekilde genişletti ve 1969′da Klaas Compaan ve Piet Kramer, video uzunçalarını geliştirdi: 30 cm’lik video diskin ilk tanıtımı 1972′de yapıldı ve 1980′de Lazervision adıyla piyasaya sürüldü. Bu arada, 1975′te Philips’in ses üzerine sürdürülen AR-GE çalışmalarını yürüten mühendislerden Lou Ottens, sesi küçük bir optik disk üzerine kaydetmek için çalışmalar yapıyordu: Sony ile ortak geliştirme çalışmasından sonra, 1982′de yaygın olarak kullanılan 4,8 inçlik (12 cm) kompakt diskler piyasaya çıktı; bu buluş daha sonra da CD-ROM olarak bilgisayarlara uyarlandı.
Baird’in diski ile Philips’in Lazervision’ı zamanlarının ötesindeydi. Doğru düşünülmüş icatlardı ama kullanılmaları pek mümkün değildi. Bununla birlikte, disklerdeki ve lazer teknolojilerindeki ilerlemeler 1990′larda Philips, Sony, Matsushita ve Toshiba’nın “sayısal çok yönlü disk” (DVD) i geliştirmesine öncülük etti. CD ile aynı boyuttaki DVD daha fazla bilgiyi depolayabiliyordu. Bir filmi kaliteli olarak görüntüleyebilecek kadar bilgiyi depolayabilmesi sayesinde görüntü kaydında video kasetlerin yerini aldı.
Biliyor Muydunuz?
İlk CD prototipinin boyutu, kayıt süresini 74 dakikaya çıkarmak üzere 4,6 inçten (11,5 cm) 4,8 inçe (12 cm) çıkarılmıştı; çünkü Sony’nin yönetim kurulu başkanı Akio Morita’ya göre bir CD, Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi’nin sığacağı boyutta olmalıydı. Morita, Berlin Filarmoni Orkestırası’nın şefi Herbert von Karajan’ın dostuydu; Karajan’ın yönetiminde seslendirilen bu senfoninin en iyi performans olduğu genel kabul görür. Karajan’a göre CD’lerle karşılaştırıldığında “diğer herşey havacıca” gibi kalmıştı.
Arabalardaki ve portatif CD çalarlardaki sarsıntı önleme sistemi, diskçalar sarsıldığında lazer okuyucunun müziği atlamasını fiziksel olarak önlemez. Bunun yerine, çalan müzik ile lazerin okuması arasında bir gecikme olur, yani makine sarsıldığında en son nereyi okuduğunu hatırlayarak oradan okumaya devam eder. Philips, CD aygıttan çıkarıldığında bile belirli bir süre müziği çalmayı sürdüren bid diskçalarla bu özelliğin tanıtımını yaptı.
Bir milyon satış rakamına ulaşan ilk CD, Dire Straits’in Brother’s in Arms adlı albümüdür. (1986)
Etiketler:
cd,
cd yi il kim buldu,
dvd,
Herbert von Karajan,
John Logie Baird,
Matsushita,
Philips,
Philips Lazervision,
Sony,
Toshiba
8 Ocak 2013 Salı
Antifrizi kim buldu?
Antifriz soğuk kış aylarında araba motorunun soğutma suyuna katılan
sıvı ve organik bir bileşiktir. Antifriz suyun donma sıcaklığını
düşürüp, motorun soğuk havalarda zarar görmesini önlemek amacıyla suya
katılır. Su donma sıcaklığına yaklaştığı zaman, diğer maddelerin tersine
genleşir. Radyatör, silindir blokları ve diğer motor parçaları,
genleşerek donan suyun meydana getirdiği basıncın etkisiyle
çatlayabilir. Bu tehlikeleri önlemek için soğutma suyuna sıvı antifriz
olarak etanol, metanol ve etilen glikol katılır. Antifriz, kışın
beklenen en düşük sıcaklıkta donmayı önleyecek miktardadır. Sudaki
antifriz oranı ne kadar artarsa donma sıcaklığı o kadar düşer.Antifriz
olarak kullanılan etanol ve metanol buharlaştığından sudaki miktarları
azalır. Bunun için antifriz ayarını iyi yaptırmalıdır. Pahallı olan
Permanent yani etilen glikol antifrizler daha etkilidir. Piyasada
kullanılan antifrizlere genellikle bir pas önleyici ve bir de su pompası
yağlayıcısı eklenir.
Antifrizi kim buldu?
Etilen glikol antifriz ilk kez 1859 yılında Fransız kimyacı Charles Adolphe Wurtz tarafından bulunmuştur. İlk antifriz arabalarda kullanılmak için değil patlayıcı madde yapmak için sentezlenmiştir. Daha sonra suyun kaynama ve donma sıcaklıklarına olan etkisi keşfedildi.
1900 lü yıllarda etilen glikol dinitrat, soğuk havalarda kullanılacak dinamitlerin yapımında kullanıldı. Nitrogliserin gibi maddelerin donma noktaları düşüktür. Etilen glikol dinitratın donma noktasını düşürme yeteneği, çok daha güvenli, kontrollü ve serin bir ortamda dinamit üretimine izin verdi. 1929 yılında antifriz kullnımı hemen hemen tüm dinamit üreticileri için standart hale geldi.
Hayvanlarda Doğal Antifriz
Buzul Çağı’nın sonlarına doğru soyu tükenmiş, tarih öncesi bir fil olan yünlü mamutların, son kalıntılarında yapılan DNA çalışmaları, bu hayvanların, buzul çağında, sıfırın altındaki sıcaklıklarda hayatta kalmak için izin benzersiz bir özelliği olduğunu göstermiştir. Mamutlarda, sıfırın altındaki sıcaklıklarda, kanı içinde oksijen tutan antifriz bir formunda bir madde olduğu ortaya çıkartılmıştır.
Bazı böcekler kış mevsimi yaklaştığı zaman donmaya karşı korunmak için gliserol (glycerol) salgısını artırırlar. Gliserol organizmadaki sıvının donma sıcaklığını düşürür.
Arabalarda Antifriz kullanımı
Antifriz radyatörü ve soğutma sistemini pas ve korozyondan korumak amacıyla da kullanılmaktadır. Donma noktası -12 derece olan saf antifriz, su ile karıştırıldığında donma noktası -37 dereceye kadar düşürmektedir. Ancak su oranı veya antifriz oranı arttıkça donma noktası düşmektedir. Bu nedenle doğru miktarda su ile karıştırılması önemlidir. Su oranı %70′i aşarsa donma %30′un altına düşmekte ve hararet tehlikesi baş göstermektedir. Antifirizin ısıyı taşıma özelliği suya izafi olarak daha az olduğundan düşük ağırlığın önem arz ettiği uygulamalarda daha da az kullanılır.
Türkiye iklim koşullarında maksimum koruma için % 33 ila % 50 arasında antifriz kullanımı tavsiye edilmektedir. Karışım yaparken sert sulardan kaçınılması gerekmektedir. Çünkü sert sular antifrizin içindeki koruyucu katıkların etkisini azaltmaktadır. Bu nedenle musluk suyu yerine yumuşatılmış ve distile edilmiş su kullanılmalıdır. “Antifriz eklenmesi veya değiştirilmesine bomometre ile ölçüm yapıldıktan sonra karar verilmelidir Bomometre cihazı, sadece karışımdaki etilen glikol miktarını ölçmektedir ve formülündeki koruyucuların durumu hakkında bilgi vermemektedir. Dolayısıyla bomometre, antifrizin soğutma sistemini koruma gücünü ölçememektedir. Bütün antifrizler birbirlerinin aynısı değildir çünkü, piyasadaki antifriz ürünleri arasında büyük oranda kalite farkı vardır. İyi bir antifriz hem suyun donma derecesini düşürmeli hem de kaynama derecesini yükseltmelidir.OAT (organik asit teknolojisi) ile üretilen antifrizler içeriğindeki katıkların kimyasal özellikleri sayesinde hem daha uzun ömürlüdürler hem de aşınmaya karşı daha iyi koruma sağlarlar. Genel maksatlı antifrizler normalde yılda bir defa, ekleme yapılmadan değiştirilir. Gelişmiş antifrizler ise daha uzun ömürlü olduklarından 3 yıla kadar kullanılabilmektedir
Antifrizi kim buldu?
Etilen glikol antifriz ilk kez 1859 yılında Fransız kimyacı Charles Adolphe Wurtz tarafından bulunmuştur. İlk antifriz arabalarda kullanılmak için değil patlayıcı madde yapmak için sentezlenmiştir. Daha sonra suyun kaynama ve donma sıcaklıklarına olan etkisi keşfedildi.
1900 lü yıllarda etilen glikol dinitrat, soğuk havalarda kullanılacak dinamitlerin yapımında kullanıldı. Nitrogliserin gibi maddelerin donma noktaları düşüktür. Etilen glikol dinitratın donma noktasını düşürme yeteneği, çok daha güvenli, kontrollü ve serin bir ortamda dinamit üretimine izin verdi. 1929 yılında antifriz kullnımı hemen hemen tüm dinamit üreticileri için standart hale geldi.
Hayvanlarda Doğal Antifriz
Buzul Çağı’nın sonlarına doğru soyu tükenmiş, tarih öncesi bir fil olan yünlü mamutların, son kalıntılarında yapılan DNA çalışmaları, bu hayvanların, buzul çağında, sıfırın altındaki sıcaklıklarda hayatta kalmak için izin benzersiz bir özelliği olduğunu göstermiştir. Mamutlarda, sıfırın altındaki sıcaklıklarda, kanı içinde oksijen tutan antifriz bir formunda bir madde olduğu ortaya çıkartılmıştır.
Bazı böcekler kış mevsimi yaklaştığı zaman donmaya karşı korunmak için gliserol (glycerol) salgısını artırırlar. Gliserol organizmadaki sıvının donma sıcaklığını düşürür.
Arabalarda Antifriz kullanımı
Antifriz radyatörü ve soğutma sistemini pas ve korozyondan korumak amacıyla da kullanılmaktadır. Donma noktası -12 derece olan saf antifriz, su ile karıştırıldığında donma noktası -37 dereceye kadar düşürmektedir. Ancak su oranı veya antifriz oranı arttıkça donma noktası düşmektedir. Bu nedenle doğru miktarda su ile karıştırılması önemlidir. Su oranı %70′i aşarsa donma %30′un altına düşmekte ve hararet tehlikesi baş göstermektedir. Antifirizin ısıyı taşıma özelliği suya izafi olarak daha az olduğundan düşük ağırlığın önem arz ettiği uygulamalarda daha da az kullanılır.
Türkiye iklim koşullarında maksimum koruma için % 33 ila % 50 arasında antifriz kullanımı tavsiye edilmektedir. Karışım yaparken sert sulardan kaçınılması gerekmektedir. Çünkü sert sular antifrizin içindeki koruyucu katıkların etkisini azaltmaktadır. Bu nedenle musluk suyu yerine yumuşatılmış ve distile edilmiş su kullanılmalıdır. “Antifriz eklenmesi veya değiştirilmesine bomometre ile ölçüm yapıldıktan sonra karar verilmelidir Bomometre cihazı, sadece karışımdaki etilen glikol miktarını ölçmektedir ve formülündeki koruyucuların durumu hakkında bilgi vermemektedir. Dolayısıyla bomometre, antifrizin soğutma sistemini koruma gücünü ölçememektedir. Bütün antifrizler birbirlerinin aynısı değildir çünkü, piyasadaki antifriz ürünleri arasında büyük oranda kalite farkı vardır. İyi bir antifriz hem suyun donma derecesini düşürmeli hem de kaynama derecesini yükseltmelidir.OAT (organik asit teknolojisi) ile üretilen antifrizler içeriğindeki katıkların kimyasal özellikleri sayesinde hem daha uzun ömürlüdürler hem de aşınmaya karşı daha iyi koruma sağlarlar. Genel maksatlı antifrizler normalde yılda bir defa, ekleme yapılmadan değiştirilir. Gelişmiş antifrizler ise daha uzun ömürlü olduklarından 3 yıla kadar kullanılabilmektedir
Etiketler:
Antifrizi kim buldu?,
Charles Adolphe Wurtz,
Donma noktası,
glikol,
gliseroL,
glycerol)
13 Aralık 2012 Perşembe
Radyoyu kim buldu?
Radyoyu kim buldu sorusunun cevabı için akla ile olarak Hertz ve Marconi isimleri gelir ve günümüz tarihinde bu iki ismin modern radyonun gelişimine büyük yarar sağladığı kabul edilir. Ancak tarih sürecinde birçok olayda olduğu gibi perde arkasında kalan ve çoğu insan tarafından fark edilmeyen kişilerin olduğu da unutulmamalı ve radyonun icadında bilim tarihinin dahilerinden olan “Nikola Tesla” isminden de bahsedilmelidir.
Radyonun icadı için öncelikle radyo dalgalarının keşfedilmesi ve işlevlerinin tam olarak anlaşılması gerekliydi. Bilinen insanlık tarihi sürecinde radyo dalgalarını ilk olarak keşfeden isim “Heinrick Rudolf Hertz” olarak karşımıza çıkar. Berlin Üniversitesi’nde fizik öğrenimi gören Hertz, kısa süre içerisinde bu bilim dalında büyük başarılar göstererek 1885 yılında Karlsruhe Üniversitesi tarafından fizik profesörlüğüne layık görülmüştür. Fizik profesörü olduktan 3 yıl sonra da dünya tarihini değiştirecek keşfini yapmıştır. Hertz, katot ışınları üzerinde yaptığı çalışmalarla bu ışınların dalga hareketi yaptığını fark etmiş ve 1888 yılında radyo dalgalarını keşfetmiştir.
Tıpkı ışık dalgaları gibi radyo dalgalarının da yansıma özelliğine sahip olduğunu fark eden bu bilim adamına ithafen, günümüzde kullanılan saniyedeki titreşim sayısını belirten ölçümü birimine “Hertz” adı verilmiştir. Ne yazık ki Hertz 36 yıllık kısa yaşamına radyonun icadını sığdıramadı ancak kendisinden sonrakilere dev bir miras bıraktı. İtalyan bir fizikçi, elektrik mühendisi ve mucit olan Guglielmo Marconi ise, telsiz sistemini başarılı bir şekilde geliştiren ilk isim olarak adını tarihe yazdırmayı başardı. Kısa mesafeli iletişim sağlayan telsiz sistemi radyo dalgalarının kullanılarak sesin transfer edilebileceğini gösterdiği için Marconi, günümüz modern radyolarının mucidi olarak gösterilir.
Takip eden süreçte dünya genelinde birçok bilimadamının katkılarıyla sürekli olarak geliştirilen radyo, daha sonraki adım olan televizyonun icadına da ortam hazırlamıştır. Ancak Marconi’nin kendi açıklamalarına göre; iletişim için insan sesinin radyo dalgalarıyla iletilmesi fikrini, Nikola Tesla’nın bir projesinden almıştır. Ne yazık ki radyonun icadını göremeyen Nikola Tesla, aslında modern telsizin ve dolayısıyla radyonun gerçek mucididir. Tesla öldükten 5 ay sonra Amerikan Yüce Mahkemesi, radyonun patentini Marconi’ye veren Amerikan Patent Ofisi‘nin kararını bozmuş ve patent hakkının Nikola Tesla’ya ait olduğuna karar vermiştir. Ancak bu karar için kuşkusuz oldukça geç kalınmıştır…
Fiat Panda
arabadan sonra en büyük icat bu olsa gerek böyle bir arabaya bu tekerlekler.:) ama helal olsun güzel olmuş.
Etiketler:
araba,
arazi aracı,
büyük tekerlekler,
dev arabalar,
fiat,
panda
11 Aralık 2012 Salı
Kağıdı İlk Kim buldu ?
Tarih boyunca insanlar, bilgiyi saklamak, bir yerlere yazmak, haberleşmek, paylaşmak istedi. İnsanlık tarihinin en önemli buluşlarından birisi olan kağıt icat edilmeden önce bir çok malzeme yazı için kullanıldı. Yazılar, taş levhalara, balçık kalıplara veya tahta üzerine yazıyorlardı. Hatta, ağaç yaprakları bile, gerektiğinde yazı yazılabilecek bir yüzey olarak kullanılabiliyordu. Peki kağıdı kim icat etti?
Bu sorunun cevabını vermeden önce Eski Mısır’da kağıt yerine kullanılan Papirüs ve deriden yapılan parşömenler hakkında bilgi verelim. Papirüs Mısırda Nil nehri kıyılarında yetişen yapraksız, üçgen gövdeli, 2-2.5 metre genişliğinde bir kamıştan elde edilmektedir. Kamışların içindeki yumuşak tabaka, ince şeritler halinde kesiliyor, birbirinin üstüne çaprazlama olarak yerleştiriliyordu. Daha sonra bunlar çiğnenerek düz bir tabaka haline getiriliyordu.Kurutulduktan sonra üzerine yazı yazılabilecek sertliğe ve inceliğe ulaşıyordu.Unutmamak gerekir ki papirüs kağıt değildir.
M.Ö. 13. yüzyılda, yazı yazmak için deriden yapılan parşömenler de ilk kez Mısır’da kullanıldı. Parşömen elde etmek için, hayvanın derisi, kireç içerisinde güzelce temizlendikten sonra, tahta bir çerçeve içinde iyice gerilerek kurutuluyordu. Daha sonra da, yazı yazmaya elverişli düz bir zemin elde edinceye kadar bıçakla kazınıyordu. Deri parşömenin ömrü, papirüse göre daha uzundu ama, fazla miktarda üretimi hayli zordu. Yine de yavaş yavaş Avrupa’ya yayıldı ve 1500 yılına kadar, özellikle dini yazılar için kullanıldı.
Kağıt ingilizcede Paper olarak isimlendirilir. Paper kelimesi köken olarak Eski Mısırda üzerine yazı yazmak için kullanılan Papirüsten (papyrus) gelmektedir.
T'sai Lun
Kâğıt, M.Ö. 105 yılında Çin’de imparatorun danışmanı olarak görev yapan T’sai Lun adında bir saray mensubu tarafından icat edildi. T’sai Lun Ağaç kabukları, bez parçaları ve diğer lifli malzemeleri özlü ve yumuşak bir hamur haline gelinceye kadar dövüp, elde ettiği hamuru geniş bir tekne içinde suyla karıştırarak ilk mekanik odun hamurunu elde etti. Daha sonra gözenekli bir kalıbı, hamurun içine daldırılıp yukarıya kaldırıldığında, su gözeneklerden süzülerek aşağıya akıyor, kalıbın yüzeyinde lifli bir tabaka kalıyordu. Bu tabaka bambudan yapılmış çerçevelerde gerilerek kurutuluyordu. Üzerinden el yapımı silindirlerle geçilerek kullanıma hazır hale geliyordu.
Orta Asya’da yapılan araştırma ve kazılarda, üçüncü ve yedinci yüzyıllar arasında kullanılan kâğıtların dut ağacı kabukları, keten veya pamuktan yapılmış olduğu anlaşılmıştır.
M.S. 7. yüzyıla kadar Çinliler, kâğıt yapımında kullandıkları formülü büyük bir gizlilik içinde sakladılar. Ancak, bu formül önce Japonların, sonra da Arapların eline geçti. Endülüs Emevilerinin 711 yılında İspanya’yı işgal etmeleri üzerine Avrupa’ya geçti. En eski kâğıt, yapımında tahta, saman ve bez kullanılmasına karşın “bez parşömen” olarak adlandırılıyordu. Her üç madde de iyice dövülerek ezildikten sonra su ile karıştırılıyor, sonra da tabakalar halinde sıkıştırılarak kurutuluyordu.
Bundan yaklaşık 2000 yıl önce Çinli T’sai Lun tarafından icat edilen kağıt halen modern çağın en önemli malzemelerinden biridir.
1 Aralık 2012 Cumartesi
Dizel Motoru Kim Buldu
Bazı taşıt araçları, yol ve yapı makineleri söz konusu olduğunda, bunlarla beraber Dizel motorunun adı da anılır. Bunun nedeni, sözü edilen taşıt aracının, yol veya yapı makinesinin Dizel motoruyla çalışmasıdır. Başka türlü söylemek gerekirse, Dizel motoru bu araçların ve makinelerin hareketini,çalışmasını sağlayan güç kaynağıdır. Dizel motoru sadece taşıt araçlarında,yol ve yapı makinelerinde kullanılmakla kalmaz. Kuvvet santrallerinde,büyük yolcu gemilerinde,trenleri çeken lokomotiflerde,fabrikalarda da kullanılmaktadır.
Dizel motoru da,aslında benzin motorları gibi içten patlamalıdır. Söz konusu patlama,bir silindirin içindeki yakıtın yanmasıyla olur. Patlamayla oluşan gazlar silindirin içindeki bir pistonu harekete getirir. Yani ısı enerjisi mekanik enerjiye dönüşür.
Yukarda değinmiş olduğumuz gibi, modern teknolojide Dizel motorunun uygulandığı yerler, bunlardan yararlanılan teknik çalışma alanları saymakla tükenmez.Kuvvet santrallerinde Dizel ayarında iş veren diğer motorlar,cıva buharı ve gaz türbinleridir. Buna karşılık, cıva buharı ve gaz türbinlerinin, ağırlıkları çok fazla,taşınmaları son derece güçtür.
Bütün bunları belirttikten sonra,insanın aklında belirli bir sorunun sivrilmesi tabii bir şeydir. Dizel adı nereden gelmiştir? Bu motoru icat eden kimdir?Gerçekte,her iki sorunun cevabı aynıdır. Dizel motoru, 1858 yılında Paris'te doğan ve Alman asıllı bir ailenin çocuğu olan Rudolph Diesel tarafından icat edilmiştir. Dolayısıyla, bu motor " Dizel motoru " diye tanımlanır.1858 ve 1870 yılları arasında Paris'te yaşayan,burada okula giden Rudolph Diesel,1870 de Fransa ile Almanya arasında çıkan savaş nedeniyle İngiltere'ye göç etmek zorunda kalmıştı. Sonra Münih�teki Teknik Kolej'de okudu. 21 yaşındayken mühendis olarak bu koleji bitirdi.
Kolejdeyken,öğretmeni termodinamik profesörü ünlü Von Linde idi. Von Linde, havayı sıvı haline dönüştüren ilk bilim adamı olarak tanınır. Profesör Von Linde derslerinden birinde buhar makinesinin düşük randımanından söz ettiği zaman, Dizel'in aklında daha mükemmel bir motoru gerçekleştirmek fikri doğmuştu. Böyle bir motorun pratik yönden daha büyük ölçüde yararlar sağlayacağını matematik olarak ispatlamış , 1893 yılında da bu tür bir motor yapmıştı.Motoru çalıştırmağa kalkıştığında, ilk patlamayla motor tahrip oldu.Fakat kompresyonla (sıkıştırmayla) ateşlemeli motorun çalışacağını ispat etmişti.
1897 yılında başarıyla çalışan ilk Dizel motorunu yaptı.Dünya ölçüsünde ilgi ve hayranlık yarattı.Rudolph Diesel,buluşu olan motor sayesinde büyük bir servet kazanmıştı. Gittiği her yerde saygıyla karşılanıyor, onurlandırılıyordu.
29 Eylül 1913 tarihinde, Antwerp'ten hareketle Manş'ı geçecek olan (Dresden) gemisine bindi. Londra'ya gidiyordu. Yıldızlı,açık bir geceydi. Deniz alabildiğine durgundu. Ertesi sabah (Dresden) rıhtıma yaklaştığı zaman, Dr. Rudolph Diesel'in kaybolduğu fark edildi. Yatağı bozulmamıştı. Gece boyunca onu gören kimse yoktu. Yolcular ve gemi mürettebatı arasında, Rudolph Diesel'in akıbeti konusunda yararlı bilgi verebilecek bir kişi çıkmadı.
Bunu izleyen bir yıl boyunca, Dr. Diesel'in kayboluşu hakkında çeşitli fikirler, tahminler,ihtimaller ileri sürüldü. Bazı kimseler öldüğüne inanmaktaydılar. 1914 de Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle,bu büyük mucit de unutuldu.
O tarihten sonra sadece Dizel motorunun adı anıldı.Fakat bu motoru icat eden insanı herkes unutmuştu.
Dizel motoru da,aslında benzin motorları gibi içten patlamalıdır. Söz konusu patlama,bir silindirin içindeki yakıtın yanmasıyla olur. Patlamayla oluşan gazlar silindirin içindeki bir pistonu harekete getirir. Yani ısı enerjisi mekanik enerjiye dönüşür.
Yukarda değinmiş olduğumuz gibi, modern teknolojide Dizel motorunun uygulandığı yerler, bunlardan yararlanılan teknik çalışma alanları saymakla tükenmez.Kuvvet santrallerinde Dizel ayarında iş veren diğer motorlar,cıva buharı ve gaz türbinleridir. Buna karşılık, cıva buharı ve gaz türbinlerinin, ağırlıkları çok fazla,taşınmaları son derece güçtür.
Bütün bunları belirttikten sonra,insanın aklında belirli bir sorunun sivrilmesi tabii bir şeydir. Dizel adı nereden gelmiştir? Bu motoru icat eden kimdir?Gerçekte,her iki sorunun cevabı aynıdır. Dizel motoru, 1858 yılında Paris'te doğan ve Alman asıllı bir ailenin çocuğu olan Rudolph Diesel tarafından icat edilmiştir. Dolayısıyla, bu motor " Dizel motoru " diye tanımlanır.1858 ve 1870 yılları arasında Paris'te yaşayan,burada okula giden Rudolph Diesel,1870 de Fransa ile Almanya arasında çıkan savaş nedeniyle İngiltere'ye göç etmek zorunda kalmıştı. Sonra Münih�teki Teknik Kolej'de okudu. 21 yaşındayken mühendis olarak bu koleji bitirdi.
Kolejdeyken,öğretmeni termodinamik profesörü ünlü Von Linde idi. Von Linde, havayı sıvı haline dönüştüren ilk bilim adamı olarak tanınır. Profesör Von Linde derslerinden birinde buhar makinesinin düşük randımanından söz ettiği zaman, Dizel'in aklında daha mükemmel bir motoru gerçekleştirmek fikri doğmuştu. Böyle bir motorun pratik yönden daha büyük ölçüde yararlar sağlayacağını matematik olarak ispatlamış , 1893 yılında da bu tür bir motor yapmıştı.Motoru çalıştırmağa kalkıştığında, ilk patlamayla motor tahrip oldu.Fakat kompresyonla (sıkıştırmayla) ateşlemeli motorun çalışacağını ispat etmişti.
1897 yılında başarıyla çalışan ilk Dizel motorunu yaptı.Dünya ölçüsünde ilgi ve hayranlık yarattı.Rudolph Diesel,buluşu olan motor sayesinde büyük bir servet kazanmıştı. Gittiği her yerde saygıyla karşılanıyor, onurlandırılıyordu.
29 Eylül 1913 tarihinde, Antwerp'ten hareketle Manş'ı geçecek olan (Dresden) gemisine bindi. Londra'ya gidiyordu. Yıldızlı,açık bir geceydi. Deniz alabildiğine durgundu. Ertesi sabah (Dresden) rıhtıma yaklaştığı zaman, Dr. Rudolph Diesel'in kaybolduğu fark edildi. Yatağı bozulmamıştı. Gece boyunca onu gören kimse yoktu. Yolcular ve gemi mürettebatı arasında, Rudolph Diesel'in akıbeti konusunda yararlı bilgi verebilecek bir kişi çıkmadı.
Bunu izleyen bir yıl boyunca, Dr. Diesel'in kayboluşu hakkında çeşitli fikirler, tahminler,ihtimaller ileri sürüldü. Bazı kimseler öldüğüne inanmaktaydılar. 1914 de Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle,bu büyük mucit de unutuldu.
O tarihten sonra sadece Dizel motorunun adı anıldı.Fakat bu motoru icat eden insanı herkes unutmuştu.
Etiketler:
dizel motor,
Dr. Rudolph Diesel,
Dresden,
Rudolph Diesel
2 Ekim 2012 Salı
Mürekkep
Mürekkep çeşitli renklendirici ya da boyalar kullanılarak üretilmiş akışkan bir maddedir. Fırça ya da kalemler yardımıyla bir yüzeyi boyamak ya da yazı yazmak için kullanılır. Genellikle demir, sülfat ve az miktarda asit karışımından oluşan açık mavi veya siyah bir çözelti olan mürekkep, bu haliyle soluk göründüğünden içine toz halinde anilin esaslı boya katılmaktadır.
Mürekkeplerin ilk örnekleri günümüzden 4.500 yıl öncesinde Çin'de icat edildiği sanılan siyah renkli yazı mürekkepleridir. Bu mürekkepler isin çeşitli maddeler ile birlikte yakılmasıyla elde edilirdi. İlk mürekkep fabrikasını 1818 yılında Fransız matbaacısı Pierre Lorilleux kurdu.
Türleri
Mürekkebin formülü farklılık gösterse de genellikle dört bileşen içermektedir:- Renklendiriciler
- Katkı maddeleri
- Araçları (bağlayıcılar)
- Taşıyıcı maddeler
- Sulu
- Likitli
- Tutkallı
- Tozlu
Yazma amaçlı mürekkep
Mürekkepler içlerine boya maddesi katılıp katılmamasına göre birbirinden ayrılır. Dolmakalemlerde kullanılan mürekkebin içine boya karıştırılmaz çünkü boya dolmakalemin ucunu tıkayabilir. Yazı mürekkeplerinin büyük bir çoğunluğu meşe mazısından elde edilen asitler ile içinde demir bulunan kimyasal maddelerin karıştırılması ile elde edilir. Siyah görünümde olan bu mürekkebin rengi,başka kimyasallarla açılabilir.Kâğıt üzerine geçirilmiş mürekkep, zaman geçtikçe her koşulda koyulaşır. Bu mürekkep ile yazılmış belgelerin yaşını saptamada araştırmacıların sıkça başvurduğu bir yöntemidir.
İçlerinde boya maddesi bulunan mürekkepler ise "tükenmez kalem" olarak anılan kalemlerde kullanılır. İçlerine su da katılmayan bu tip mürekkepler, dolmakalemlerdekilerin aksine oldukça koyulardır. Keçeli kalemlerde kullanılan boya-katkılı mürekkeplerde ise kurumayı önlemek için alkol kullanılır.Bazılarında ise yaklasık %5 kadar civa vardır.Mürekkep heterojen bir maddedir. Gizli mürekkep olarak adlandırılan mürekkep çeşitleri özel ve gizli iletiler için kullanılır. Normal koşullarda görünmez olan bu mürekkepler ile yazılan yazılar, ancak ortam elverişli hâle getirildiği takdirde görünür hâle geçer. Yazılı olduğu kâğıdın uygun biçimde ısıtılması ile bu mürekkepler maviye dönebilir. Görünmez mürekkep olarak kullanılabilecek alternatif malzemeler, limon suyu, soğan suyu ve süttür. Bu maddeler ile yazılan yazılar ısıtıldığında üzerindeki yazılar kahverengine döner.
Baskı amaçlı mürekkep
Günümüzde en çok kullanılan mürekkep türü baskı mürekkebi ya da matbaa mürekkebidir. Kitap, gazeteler, dergiler, paketler, kutular, paralar, pullar afiş ve broşürler üzerinde bulunan yazı ve resimlerin hemen hepsi bu mürekkepler ile hazırlanmıştır.Bu tür baskı işlemlerinde, mürekkebin kuruma hızı çok önemlidir. Basım makinelerinde kullanılan mürekkep kâğıt üzerine geçtikten sonra havadaki oksijeni soğurarak kurur. Kuruma işlemini daha çabuklaştırmak için mürekkebin içine kobalt, kurşun ve manganez bileşikleri atılabilir
29 Eylül 2012 Cumartesi
Telefonu Kim İcat etti?
Telefonun icadı - Telefonu Kim icat etti
Telefonun İcadı 14 Şubat (1876)
Edinburg doğumlu Alexsander Graham Bell, Amerikan yurttaşlığına geçmişti ve sağır bir kıza aşıktı. Sağırlara nasıl yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Boston Üniversitesi'nde ses fizyolojisi profesörü iken sesleri Mekanik olarak yeniden üretme fikri kafasını sürekli meşgul ediyordu.
Ses dalgaları, Elektrik akımına dönüştürülebilirse, o zaman elektrik akımının da bir devrenin öteki ucunda yeniden sese dönüşürülebileceğini düşünüyordu. 1876 yılıydı. Bir Gün sesi taşımak üzere tasarladığı bir araçla deney yaparken, pilin asiti pantolonuna döküldü. Asistanı Thomas Watson'dan, Watson'ın binanın başka bir tarafında olduğunu bilmeden yardım istedi.
Bundan sonra neler olduğunu laboratuvar notlarında şöyle anlatır: "Ağızlıktan şu tümceyi söylemiştim: 'Bay Watson, buraya gelin. Sizi görmek istiyorum.' Şaşılacak bir şey, ama geldi ve söylediklerimi duyup anladığını söyledi. O'ndan sözlerimi yinelemisini istedim. Harfi harfine yineledi. Sonra yer değiştirdik Watson, kitabın birinden ağızlığa birkaç bölüm okurken alıcıdan dinledim. Çıkan seslerin alıcıdan geldiğine hiç kuşku yoktu. Duyulan ses yüksek, ama anlaşılmaz ve boğuktu. Ne söylendiğini çıkaramadım, ama rastgele bazı sözcükler çok açıktı; en sonunda da çok açık ve anlaşılır biçimde "Bay Bell, söylediklerimi anladınız mı" tümcesi duyuldu.
Bell, bir yıl sonra telefonun patentini aldı. Birkaç Ay sonra Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayımlanışının 100. yıl kutlamalarının en coşkulu günleriydi. Konuk Brezilya İmparatoru 2.Pedro, "Bu konuşuyor" diye haykırarak onu bütün dünyaya duyurdu.
Telefon bulunduğu sıralarda, Amerikalı bir Belediye Başkanı "Bir gün her kentte bir tane olacak" dediğinde cüretkar bir öngörü sayıldı. İngiltere’de de Postane Başmühendisi Sir William Preece, bir halk komitesinde, "Amerikalıların telefona ihtiyaçları var, ama bizim yok. Bizim elimizde bir yığın haberci çocuk var" dedi.
Arthur C. Clarke, yirminci yüzyılın sonlarından önce dünyadaki her köyde değil, her evde bir telefon olacağını daha o Günden tahmin etmişti.
Thomas Edison, telefonu geliştirdi, gramofonun habercisi olan fonografı buldu. Joe Nickell, bu şeyin kolay kabul görmediğini şöyle anlatır: "1878'de, Fransız Bilimler Akademisi’nin üyeleri Du Moncel’in, Thomas Edison’un son buluşu ile ilgili olarak gerçekleştireceği bir gösteriye tanıklık etmek için toplanmışlardı. Toplantıya ünlü fizikçi Jean Bouilland da katılmıştı. Küçük, ilkel fonograf konuşmaya başladığı sırada (Du Moncel’in biraz önce söylediği sözleri yanlışsız yinelerken) 82 yaşındaki Bouilland, fizikçinin üzerine atılıp boğazına sarıldı.
"Seni sefil!" diye bağırdı."Bir vantroluğun hileleriyle bize aldatmak istemeye nasıl cüret edersin! "Bouilland, bir tek insanların konuşabildiğini, makinelerin konuşamayacağını "kavramış" biriydi!"
Maxwel’in konuyla ilgili makalesi aslında 1865 yılında yayınlanmıştı.
Maxwel'in Elektromanyetik Dalga Kuramı, büyük bir düşünsel başarıydı ama bazı İngiliz ve Avrupalı bilim adamlarının fazlaca ilgisini çekmemişti. Makalesinin yayınlanışından tam 23 yıl sonra 1887 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz (1857-1894), elektromanyetik dalgaların varlığını denel olarak kanıtladı.
Hertz, bunu başarabilmek için, dalgaları yayan bir verici ve bir alıcı yapmıştı. Böylelikle dalgaların iddia edildiği gibi hareket ettiklerini kanıtlayabilecekti; ama o zamanların iyi donanımlı laboratuvarlarının çoğunda bulunabilecek basit elektrikli teçhizatı kullanmıştı.
Hertz'in vericisi, aküyle çalışan bir endüksiyon bobiniydi; yani günümüz otomobillerinde bulunan ateşleme bobinine (kontakt) benzeyen ve ayarlanabilir bir kıvılcım boşluğu bulunan bir kıvılcım veya endüksiyon bobiniydi. Ayrıca vericinin üzerinde çift kutuplu Anten olarak işlev gören iki tane düz metal plaka bulunuyordu.
Hertz'in alıcısı küçük bir boşlukla ayrılmış bir tel devreydi. Vericilerin boşluğundaki salınım yükü, Uzay'da ışıyan elektromanyetik dalgalar, alıcıya ulaşırken, telde bulunan sabit Elektronların hareket etmesine ve devredeki boşlukta bir kıvılcımın oluşmasına neden oluyordu.
Sonuçta, Hertz'in laboratuvarında kıvılcımlı telsiz telgraf sistemi doğmuş oldu. Üzerinde yapılacak önemsiz değişikliklerle Hertz'in cihazı, kodlu mesajlar gönderebilecek bir biçime dönüştürülebilrdi. Ama ne var ki Hertz, iletişim teknolojisiyle ilgilenmiyordu.
Sonuçta o, Maxwell'in kuramsal çalışmasının önemli bir kısmını deneylerle doğrulayan bir bilim adamıydı. Hertz'in yaptığı deneyleri açıklayan popüler, çağdaş yorumlar, bu deneylerin olası pratik kullanımlarından söz ediliyordu; ama Hertz, araştırmasının bu yönüne ilişkin olarak hiçbir yorumda bulunmadı.
Bu sıralarda İngiltere’de Sir Oliver Lodge (1851-1940) da benzer çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmaların aksayan yanları bulunmasına karşın, Hertz, telsiz dalgalarının, telgrafın keşfinde ilk adımları yansıtır.
Hertz ve Lodge, verici ve alıcı cihazları belirli bilmsel ilkeleri kanıtlamak amacıyla yapmışlardı; ama yine de Lodge, Alman meslektaşına kıyasla, teknolojik sorunlarla daha fazla ilgileniyordu. Sözgelimi, elektrik dalgaları üzerine yaptığı araştırma, fırtınalı havalar sırasında yeterli koruma sağlayamayan yıldırımsavarların gelişkin hale getirilmesine yönelik bir araştırmadan türemişti.
Uygulamaya yönelik ilgisine ve elektromanyetik ışıma hakkındaki üstün bilgisine rağmen Lodge, telsiz telgraf düşüncesine ilk yönelenlerden birisi olamadı.
1892 yılında bir başka İngiliz fizikçi (tabi ki o da bir Sir), Sir William Crookes, popüler bir bilim dergisinde, Hertz'in keşfettiği dalgaların mucizelerini öven bir makale yazmıştı. Crookes'in kehanetlerine göre bu dalgalar, gelecekte Hava koşullarının kontrol edilmesini, daha iyi ürünler yetiştirilmesini, aktarım telleri kullanmaksızın evlerin aydınlatılmasını sağlayacaktı; o sıralarda ise tellere, direklere, kablolara veya pahalı aletlere gerek duymayan bir telgraf sisteminin yaratılmasında kullanılabilirlerdi.
Tarihçi Hugh G.J.Aitken ise, 1892 yılının telsizle iletişimin gelişiminde bir sınır çizdiğine inanıyor. Önceleri, elektromanyetik dalgalar üzerine yapılan deneyler, Maxwell Kuramı'nı geçerli kılma amacını güdüyordu. Ama 1892 yılından sonra deney yapan kişiler, sinyal gönderme sistemlerine, yeni cihazların geliştirilmesine veya icat edilmesine ve bilimsel makaleler yerine, Patent başvuruları gerektiren ticari gelişmelere yöneldiler.
Lodge, 1894 yılında İngiliz Bilim Geliştirme Derneği'nin yıllık toplantısında, icat ettiği vericiyi tanıttı. Yaklaşık 55 metrelik bir uzaklığa, mors alfabesiyle sinyaller gönderdi ve telsiz telgrafın sunacağı olanakları anlattı. O sıralarda Lodge, telsizle iletişim konusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakından takip ediyordu ve bu alandaki bilgisi oldukça fazlaydı.
Bunun yanısıra, bu konunun gelecekte çok büyük bir etkiye sahip olacak yönleri üzerinde de çalışmalarda bulunuyordu ki bunlar arasında en önemlisi 'seçici akort' tu. Bu buluş, telsizle iletişimden yararlanan kişilerin daha düşük frekanslarda haberleşmelerini sağlayacak ve böylelikle başka sinyallerin araya girmesini engelleyecekti.
Maxwell, 19. yüzyılın büyük öncülerinden biridir. Bir Gazın sıcaklığının o gazın molekülleriyle ilişkisini açıkladı ve "gazların kinetik kuramı" nın oluşmasında belirleyici rol oynadı. Aynı matemaktiksel hünerini, elektrik ve manyetizma olayları arasındaki ilişkiyi açıklayan denklemleri kurarken de kullandı. O, gerçek bir araştırmacıydı. Mekanik ve Astronomi ile de ilgilendi. 1861 yılında renkli fotoğrafı ilk olarak o çekti.
Etiketler:
telefon ne zaman icat edildi,
telefonu kim buldu,
telefonu kim icad etti,
telefonu kim icat etti,
telefonu kim ne zaman buldu,
telefonun icadı,
telefonun tarihçesi,
telefonun tarihi
Aspirini ilk kim buldu?
Günümüzde, reçetesiz satılan aspirinin her türlü ağrıya karşı
kullanımı halk arasında çok yaygındır. Küçük rahatsızlıkların
tedavisinde oldukça sık bir biçimde tüketilen Aspirin, ilk kez 1899 yılı
Mayıs ayında, Almanya’nın Leverkusen kentinde, Bayer AG firması
tarafından toz halinde piyasaya sürüldü. Salisilik
asit, bir cins söğüt ağacının bitki özünde, keklik üzümü yağında,
keçisakalı bitkisinin (Spiraea ulmaria) çiçeklerinde tabii halde
bulunur. Salisilik asidin asetil türevine (kimyasal olarak formülüne
asetil kökü getirilmiş olanına) aspirin denildi.
Aspirinin kimyasal adı olan “asetilsalisilik asit”, ilk kez 1853 yılında Alsaslı kimyacı Carl Gerhardt tarafından sentetik olarak elde edilmişti. Asetilsalisilik asitin tıbbi özellikleri ise 1895′da Heinrich Dresser tarafından keşfedildi.
1897 yılında ise Bayer firmasından Dr.Felix Hoffman, bu maddeyi tedavi amacıyla ağızdan alınabilecek kadar katışıksız bir biçimde üretmeyi başardı, Önceleri, yalnızca Almanya’da reçete karşılığında satılıyordu. 1915 yılından itibaren Bayer tarafından 20′lık paketler halinde tablet olarak piyasaya sürüldü.
Aspirinin kimyasal adı olan “asetilsalisilik asit”, ilk kez 1853 yılında Alsaslı kimyacı Carl Gerhardt tarafından sentetik olarak elde edilmişti. Asetilsalisilik asitin tıbbi özellikleri ise 1895′da Heinrich Dresser tarafından keşfedildi.
1897 yılında ise Bayer firmasından Dr.Felix Hoffman, bu maddeyi tedavi amacıyla ağızdan alınabilecek kadar katışıksız bir biçimde üretmeyi başardı, Önceleri, yalnızca Almanya’da reçete karşılığında satılıyordu. 1915 yılından itibaren Bayer tarafından 20′lık paketler halinde tablet olarak piyasaya sürüldü.
Etiketler:
Almanya,
asetilsalisilik asit,
Aspirin,
aspirini kim buldu,
Bayer,
Carl Gerhardt,
Dr.Felix Hoffman
28 Eylül 2012 Cuma
Farabi
Farabi
| Farabi | |
|---|---|
Farabi tasvirli İran'a ait bir pul
|
|
| Mahlas | Farabi(Farablı) |
| Doğum | 870 Farab, Kazakistan |
| Ölüm | 950 Şam, Suriye |
| Etnik köken | Türk ya da Fars |
| Meslek | Yazar, Filozof |
|
|
|
Farabi (Farsça: فارابی, Arapça: أبو نصر محمد الفاراب Abū Nasr Muhammad al-Fārāb), (d. 870 Farab - ö. 950 Şam), İslam filozofu. İbni Ebi Üseybia, Şemseddin eş-Şehrezûrî'ye dayananlara göre Fars[kimilerince de Farabi'nin El-Türkî nisbesini ilave ederek hareketle Türkî ailenin çocuğu olduğunu iddia eden İbni Halikan'a dayanarak Türk olduğunu söyleyenler de vardır. 14. yüzyıl tarihçilerinden İbn Kesir, Farabi'nin Türk filozof olduğunu belirtmektedir
Asıl adı Muhammed bin Tarhan bin Uzlug olan ve Batı kaynaklarında "Alpharabius" adıyla anılan Farabi, Farab (Otrar kenti)'da doğduğu için Farabi (Farablı) diye anılır. İlk öğrenimini Farab’da, medrese öğrenimini Rey ve Bağdat’ta gördükten sonra, Harran’da felsefe araştırmaları yaptığı yıllarda tanıştığı Yuhanna bin Haylan’la birlikte Aristoteles’in yapıtlarını okuyarak gezimciler okulunun ilkelerini öğrendi. Halep’te Hemedani hükümdarı Seyfüddevle’nin konuğu oldu.
Farabi'yi anlatan kitaplar, İslam aleminde Ebul Hasan el-Beyhaki, İbn-el-Kıfti, İbn bu Useybiye, İbn el-Hallikan adlı yazarlar tarafından Farabi'nin ölümünden birkaç yüzyıl sonra gerçekleştirildi. Ama bu yapıtlar, birer araştırma olmaktan çok, Farabi'yle ilgili söylenceleri derliyor,bir felsefeciyle değil, bir ermişi açıklıyordu.
Aristoteles’in ortaya attığı madde ve suret kavramını hiçbir değişiklik yapmadan benimseyen, eşyanın oluşumunda, yani yaradılışta madde ve sureti iki temel ilke olarak gören Farabi’nin fiziği de, metafiziğe bağlıdır. Buna göre, evrenin ve eşyanın özünü oluşturan dört öğe (toprak, hava, ateş, su) ilk madde olan el-aklül-faalden çıkmıştır Söz konusu dört öğe, birbirleriyle belli ölçülerde kaynaşır, ayrışır ve içinde bulunduğumuz evreni (el-alem) oluştururlar.
Farabi, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium (üçüzlü) ve quadrivium (dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ilimleri; fizik, matematik, metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından kabul edildi.
Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıklı izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit etti. Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili bir eser yazdı.
Farabi insanı tanımlarken “alem büyük insandır; insan küçük alemdir.” Diyerek bu iki kavramı birleştirmiştir. İnsan ahlakının temeli, ona göre bilgidir; akıl iyiyi kötüden ancak bilgiyle ayırır.
Bazı Eserleri
- Et-Ta’limü’s-Sanî ve İhsâu’l-Ulûm(İlk İslam Ansiklopedisi)
- El-Medinetü'l-Fazıla (Fazilet Şehri:Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap)
- Es-Siyaset-ül Medeniyye
- Risale fi Ma'anii'l-Akl(Aklın Anlamları)
- İhsa el-Ulûm musiki el-Kebir (Büyük Müzik Bilimlerin Sayımı)
- Kitâb El Mûsikî El Kebir Kitāb al-Musiqā al-Kābir
- Kitâb Fi’l Mûsikî
- El Müdhal Fi’l-Mûsikî
- Kitâb Ustukısat
- İlm El-Mûsikî
- İhsa’el-Ulûm
- Kitab Fi’lhsâ’el-İkâ
- Kitabü’l-Mûsiki
- Kitâb At Advar
- Kitabül-Farab
Etiketler:
Aristoteles,
Bağdat,
beyan,
Farab,
fizik,
İbni Halikan,
mantık,
matematik,
metafizik,
Nahiv
27 Eylül 2012 Perşembe
EL-Cezeri
El-Cezeri
Yaşam öyküsü
1136 yılında Cizre’nin Tor mahallesinde doğmuştur . Sibernetik alanın en büyük dahisi kabul edilen, fizikçi, robot ve matriks ustası bilim insanı İsmail Ebul İz Bin Rezzaz El Cizirî 1233′te Cizre’de öldü. İsmini de yaşadığı şehirden alan El-Cizirî öğrenimini Türk Medresesi Camia’da tamamlayan İsmail, burada fizik ve sibernetik alanlarında yoğunlaştı ve halen kullanılmakta olan ve aşılmamış onlarca buluşa imza attı. Batı literatüründe M.Ö. 300 yıllarında Yunan matematikçi Archytas tarafından buharla çalışan bir güvercin yapılmış olduğu belirtilse de robotikle ilgili bilinen en eski kayıt, da Ciziri'ye âittir.Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim adamı olan El Cizirî, "Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap" (El Câmi-u’l Beyn’el İlmî ve El-Amelî’en Nâfi fî Sınâ'ati’l Hiyel, Arapça: بَيْنْ اَلْعِلْمِ وَالْعَمَلِ اَلنَّافِعْ فِي صِناعَةُ الْحِيَلْ) adlı eserinde ortaya koydu. 50’den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle gösterdiği bu olağanüstü kitapta Cizirî, “Tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını” söyler. Bu kitabın orijinali günümüze kadar ulaşamadıysa da, bilinen 15 kopyasından 10’u Avrupa’nın farklı müzelerinde, 5 tanesi Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerinde yer almaktadır.
Kısaca Kitab-ül Hiyel adıyla bilinen eseri altı bölümden oluşur. Birinci bölümde binkam (su saati) ile finkanların (kandilli su saati) saat-ı müsteviye ve saat-ı zamaniye olarak nasıl yapılacağı hakkında on şekil; ikinci bölümde çeşitli kap kacakların yapılışı hakkında on şekil, üçüncü bölümde hacamat ve abdestle ilgili ibrik ve tasların yapılması hakkında on şekil; dördüncü bölümde havuzlar ve fıskiyeler ile müzik otomatları hakkında on şekil; beşinci bölümde çok derin olmayan bir kuyudan veya akan bir nehirden suyu yükselten âletler hakkında 5 şekil; 6. bölümde birbirine benzemeyen muhtelif şekillerin yapılışı hakkında 5 şekil yer alır.
Teorik çalışmalardan çok pratik ve el yordamıyla ampirik çalışmalar yapan Cizirî’nin kullandığı bir başka yöntem de yapacağı cihazların önceden kâğıttan maketlerini inşa edip geometri kurallarından yararlanmaktı. İlk hesap makinesinden asırlar önce aynı sistemle çalışan benzer bir mekanizmayı, geliştirdiği saatte kullanan Cizirî, sadece otomatik sistemler kurmakla kalmamış, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştı. Cizirî, otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan Jacquard’ın otomatik dokuma tezgahından 600 yıl önce değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirdi. Bâzı makinelerinde hidro mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezerî, bâzılarında ise şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalıştı. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan dengeyi oluşturması, Cizirî’nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır. Fizikçi ve Mekanikçi Bediuzzaman El-Cizirî'nin diğer bir eseri de Diyarbakır Ulu Camii’nin ünlü Güneş Saati’dir. Bugün sibernetiğin ve bilgisayarın ilk adımlarını attığı ve ilk robotu yapıp çalıştırdığı kabul edilen Ebû’l İz El Cizirî, Cizre’de yaşadı.
Kitab-ül Hiyel 6 bölümden oluşmaktadır:
Eserleri
- Kitāb fi ma-'rifat al-Hiyal al-handasiyya (Arapça: الجامع بين العلم والعمل النافع في صناعة الحيل , Kitāb fi ma-'rifat al-Hiyal al-handasiyya) 1206 yılında bu eserini tamamlamıştır.
- Kitâb-ül-Câmi Beyn-el-İlmi vel-Amel-in-Nâfî fî Sınâat-il-Hiyel, (Arapça: بَيْنْ اَلْعِلْمِ وَالْعَمَلِ اَلنَّافِعْ فِي صِناعَةُ الْحِيَلْ , El Câmi-u’l Beyn’el İlmî El-Amelî’en Nâfi fî Sınâ'ati’l Hiyel) "Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar"
eserlerinden bir kaç örnek,
Etiketler:
Arap,
Archytas,
Cizre,
El-Cezeri,
Kitāb fi ma-'rifat al-Hiyal al-handasiyya,
Kitab-ül Hiyel,
Kürt,
Robotik,
sibernetik
Atomun Parçalanabileceğini ilk kim buldu: Ebû Mûsa Câbir bin Hayyân
Ebû Mûsa Câbir bin Hayyân (Arapça: ابو موسی جابربن حیان, Abu Mūsā Jābir ibn Hayyān; Latince: "Geber" ya da "Geberus"; (al-Barigi Kabilesi / al-Azdi / al-Kufi / al-Tusi / al-Sufi)[6], (doğum: 721, Tus, İran, Horasan; ölüm: 815, Kufe, Irak)[7] Sıklıkla batıda daha ziyâde Geber olarak tanınan, Abbâsîler döneminde yaşamış ve İslâmiyette fen bilimlerinin temelini atmış olan Farsî [8] çok yönlü bir fen bilgini; Simyacı, kimyacı ve eczacı; fizikçi, astronom ve astrolog; tıp ve fizik tedavi uzmanı; mühendis, coğrafyacı, filozof, ve sufi.
Günümüz dünyasında atomla ilgili ilk çalışmaların ingiliz fizikçi John Dalton (1766-1844) tarafından yapıldığı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman kimyacı Otto Hahn (1779-1868) tarafından ortaya atıldıgı fikri yaygındır. Hâlbuki, onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi'nde rektörlük yapmış olan Câbir bin Hayyân, maddelerin atomik yapısını gösteren tespitler yaparak, reaksiyonlarda belirli kütlelerin belirli kütlelerle reaksiyona girdiğini söylemiştir. Atom hakkında, ancak asırlar sonra anlaşılabilecek şu sözleri söylemiştir.
Kimya dışında Eczacılık, Metalürji, Astroloji, Felsefe, Fizik ve Müzik gibi geniş alanda 400 ü aşan eser bıraktığı söylenirse de ancak 20 civarında eseri bugüne kalmıştır. Bazı eserlerinin aslında öğrencileri tarafından yazıldığı anlaşılmıştır,Nitrik asit, Hidrojen klorür ve Sülfürik asit'in rafine ve kristalize yöntemlerini bulduğu Kral suyu'nu icat ettiği ve Sitrik asit, Asetik asit, Tartarik asiti keşfetiği düşünülmektedir. "İmbik" ( الأنبيق al-inbiq) geliştirmiş ve kendisinin ortaya attığı Baz kavramıyla Kimya'nın gelişmesine katkıda bulunmuştur.
"İmbik"
Kendisi o yüzyıldan atomun parçalayacağını görmüş büyük bir bilim
adamıdır. Ayrıca daha sonra zehirlilerin zehirlisi olan arsenik tozunu
elde eden ilk kişidir.
Agathondaemon, Hermes Trismegistus, Pisagor ve Sokrates'i saydığı ve Eski Yunan, Eski Mısır ve Şia Sufizminden etkilendiği düşünülmektedir.
Eserlerinden 12. yüzyılında Latince'ye çevirilmiş olan Kitab al-Kimya adlı eseri, Simya ve Kimya kelimelerinin kökeni olmuştur.
kaynak: wikipedia.org
Hayâtı
Tus, İran'da eğitimini aldıktan sonra Kufe'ye göç etti. Câbir bin Hayyân bilinen ilk pratik Simya (Alşimi) âlimdir.[9] Orta Çağ Avrupası'nın Simya alanına büyük ölçüde etki etmiş ve Kimya'nın da esasını oluşturmuştur.Günümüz dünyasında atomla ilgili ilk çalışmaların ingiliz fizikçi John Dalton (1766-1844) tarafından yapıldığı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman kimyacı Otto Hahn (1779-1868) tarafından ortaya atıldıgı fikri yaygındır. Hâlbuki, onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi'nde rektörlük yapmış olan Câbir bin Hayyân, maddelerin atomik yapısını gösteren tespitler yaparak, reaksiyonlarda belirli kütlelerin belirli kütlelerle reaksiyona girdiğini söylemiştir. Atom hakkında, ancak asırlar sonra anlaşılabilecek şu sözleri söylemiştir.
Maddenin en küçük parçası olan "el-cüz'ü la yetecezza" (ATOM) da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin söylediği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. Atom parçalanabilir. Parçalanınca da öyle büyük bir güç oluşur ki bir anda Bağdat'ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allahü Teala'ın kudret nişanıdır."Böylelikle görülmektedir ki, Hayyan, Dalton ve Hahn'dan yüzyıllar önce bu buluşları gerçekleştirmiştir.
İcâdları
Kimyager ve Eczacı olan babasının oğlu olarak Horasan'da doğmuş ve Yemen'de okuduktan sonra Kufe'ya giderek Abbâsî halifesi Harun Reşid'e saray âlimi olarak hizmet etmiştir.Kimya dışında Eczacılık, Metalürji, Astroloji, Felsefe, Fizik ve Müzik gibi geniş alanda 400 ü aşan eser bıraktığı söylenirse de ancak 20 civarında eseri bugüne kalmıştır. Bazı eserlerinin aslında öğrencileri tarafından yazıldığı anlaşılmıştır,Nitrik asit, Hidrojen klorür ve Sülfürik asit'in rafine ve kristalize yöntemlerini bulduğu Kral suyu'nu icat ettiği ve Sitrik asit, Asetik asit, Tartarik asiti keşfetiği düşünülmektedir. "İmbik" ( الأنبيق al-inbiq) geliştirmiş ve kendisinin ortaya attığı Baz kavramıyla Kimya'nın gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Agathondaemon, Hermes Trismegistus, Pisagor ve Sokrates'i saydığı ve Eski Yunan, Eski Mısır ve Şia Sufizminden etkilendiği düşünülmektedir.
Eserlerinden 12. yüzyılında Latince'ye çevirilmiş olan Kitab al-Kimya adlı eseri, Simya ve Kimya kelimelerinin kökeni olmuştur.
kaynak: wikipedia.org
Etiketler:
Abbâsî halifesi Harun Reşid,
Alman kimyacı Otto Hahn,
astronom,
Ebû Mûsa Câbir bin Hayyân,
eczacı; fizikçi,
fizik tedavi,
Harran,
Hayyan,
Horasan,
İran,
kimyacı,
Simyacı,
Tus,
uranyumun
26 Eylül 2012 Çarşamba
Trigonometri yi Kİm buldu?
Trigonometri yi Devrin Büyük alimi el-Battani bulmuştur.
EL BATTANİ(858-929 Harran)
Ebu Abdullah Muhammed bin Cabir bin Sinan er-Rekki es-Sabi el-Battani (858, Harran - 929, Samara yakınlarındaki Kasr el-Cis kazası) Latince Albategnius, Albategni ya da Albatenius olarak bilinen, Arap astronom, astrolog ve matematikçidir. Şu anda Türkiye'de bulunan Urfa şehrinin bir ilçesi olan Harran'da doğmuştur.[1] Lakabı olan es-Sabi soyunun, yıldızlara ibadet eden Sabi dinine mensup olduğunu gösterir. Fakat onun tam künyesi, bizi onun Müslüman olduğu sonucuna götürür.[2]
Battani'nin Zij adı verilen çalışması Johannes Kepler, Tycho Brahe gibi Avrupalı astronomlar üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Nicolaus Copernicus,Zij üç defa Latince'ye çevrilmesine rağmen, O'ndan yaklaşık 700 yıl önce yaşamış Battani ne yazdıysa eserlerinde tekrar etmiştir.
Modern dünya, Battani'ye bilim dünyasına katkılarından dolayı hürmetini, saygısını göstermiş ve Ay'daki bir bölgeye Albategnius olarak ismini vermiştir.
Battani, Suriye'de Rakka ve vefat ettiği şehir olanŞam'da çalışmalar yapmıştır. Battani, Batlamyus'un bazı yanlışlarını düzeltmiş ve yeni Güneş ve Ay tablolarında derlemiştir. Uzun süre bilim dünyasında otorite olarak kabul edilmiştir. Güneş'in enberi hareketlerini keşfetmiş, gök kürenin bölümleri üzerine çalışmalar yapmış ve muhtemelen 5.yüzyılda yaşamış olan Hintli astronom Aryabhata'dan bağımsız olarak, sinüsün ve kısmi olarak da tanjantın hesaplamadaki kullanımınlarını açıklamış ve böylece modern trigonometrinin temelini atmıştır. Battani bunlardan başka astronomide, ekinoksların devinme hareketlerinin değerlerini ve ekliptik eğimi çok yakın bir oran bularak hesaplamıştır. Battani, tablolarında devinim için tekdüze değerlendirmeler kullanmıştır.
O'nun en önemli çalışması olan Zij ya da ayarlı astronomik tablolar, Plato Tibirnitus tarafından 1116 yılında De Motu Stellarum olarak Latince'ye çevrilen 57 bölümden oluşan el-Zij es-Sabi adlı eseri Avrupa astronomisinde büyük bir etki bırakmıştır. Zij, biraz Hintli etkisi görülen Batlamyus teorisi üzerine bina tesis edilmiştir.[3] Bu eserin bir yeni baskısı 1645 yılında Bologna'da ortaya çıkmıştır. Plato'nun orijinal el yazısıyla yazdığı nüshası Vatikan'da; ve Battani tarafından yazılmış bir el yazma tezi ise Escorial Library'de astronomik kronoloji bölümünde muhafaza edilmektedir.
Battani, gelişmiş ay ve güneş tabloları kullanarak yaptığı gözlemler boyunca, Güneş'in dışmerkez kuvvetinin değiştiğini, modern astronomide Dünya'nın Güneş etrafındaki bir eliptik yörünge üzerindeki hareketinin eşitliğini keşfetmiştir.[4]
Kopernik, Kopernik Devrimi'ni başlatan De Revolitionibus Orbium Coelestium adlı kitabında Battani'ye olan minnetini dile getirmiş ve birçok yerde O'ndan alıntılar yapmıştır.
Kaynak: Wikipedia.org
EL BATTANİ(858-929 Harran)
Ebu Abdullah Muhammed bin Cabir bin Sinan er-Rekki es-Sabi el-Battani (858, Harran - 929, Samara yakınlarındaki Kasr el-Cis kazası) Latince Albategnius, Albategni ya da Albatenius olarak bilinen, Arap astronom, astrolog ve matematikçidir. Şu anda Türkiye'de bulunan Urfa şehrinin bir ilçesi olan Harran'da doğmuştur.[1] Lakabı olan es-Sabi soyunun, yıldızlara ibadet eden Sabi dinine mensup olduğunu gösterir. Fakat onun tam künyesi, bizi onun Müslüman olduğu sonucuna götürür.[2]
Astronomi çalışmaları
Battani'nin astronomideki en çok bilinen başarılarından biri Güneş Yılını 365 gün, 5 saat,46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş olmasıdır.Battani'nin Zij adı verilen çalışması Johannes Kepler, Tycho Brahe gibi Avrupalı astronomlar üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Nicolaus Copernicus,Zij üç defa Latince'ye çevrilmesine rağmen, O'ndan yaklaşık 700 yıl önce yaşamış Battani ne yazdıysa eserlerinde tekrar etmiştir.
Modern dünya, Battani'ye bilim dünyasına katkılarından dolayı hürmetini, saygısını göstermiş ve Ay'daki bir bölgeye Albategnius olarak ismini vermiştir.
Battani, Suriye'de Rakka ve vefat ettiği şehir olanŞam'da çalışmalar yapmıştır. Battani, Batlamyus'un bazı yanlışlarını düzeltmiş ve yeni Güneş ve Ay tablolarında derlemiştir. Uzun süre bilim dünyasında otorite olarak kabul edilmiştir. Güneş'in enberi hareketlerini keşfetmiş, gök kürenin bölümleri üzerine çalışmalar yapmış ve muhtemelen 5.yüzyılda yaşamış olan Hintli astronom Aryabhata'dan bağımsız olarak, sinüsün ve kısmi olarak da tanjantın hesaplamadaki kullanımınlarını açıklamış ve böylece modern trigonometrinin temelini atmıştır. Battani bunlardan başka astronomide, ekinoksların devinme hareketlerinin değerlerini ve ekliptik eğimi çok yakın bir oran bularak hesaplamıştır. Battani, tablolarında devinim için tekdüze değerlendirmeler kullanmıştır.
O'nun en önemli çalışması olan Zij ya da ayarlı astronomik tablolar, Plato Tibirnitus tarafından 1116 yılında De Motu Stellarum olarak Latince'ye çevrilen 57 bölümden oluşan el-Zij es-Sabi adlı eseri Avrupa astronomisinde büyük bir etki bırakmıştır. Zij, biraz Hintli etkisi görülen Batlamyus teorisi üzerine bina tesis edilmiştir.[3] Bu eserin bir yeni baskısı 1645 yılında Bologna'da ortaya çıkmıştır. Plato'nun orijinal el yazısıyla yazdığı nüshası Vatikan'da; ve Battani tarafından yazılmış bir el yazma tezi ise Escorial Library'de astronomik kronoloji bölümünde muhafaza edilmektedir.
Battani, gelişmiş ay ve güneş tabloları kullanarak yaptığı gözlemler boyunca, Güneş'in dışmerkez kuvvetinin değiştiğini, modern astronomide Dünya'nın Güneş etrafındaki bir eliptik yörünge üzerindeki hareketinin eşitliğini keşfetmiştir.[4]
Kopernik, Kopernik Devrimi'ni başlatan De Revolitionibus Orbium Coelestium adlı kitabında Battani'ye olan minnetini dile getirmiş ve birçok yerde O'ndan alıntılar yapmıştır.
Matematik
Battani, matematikte trigonometride günümüzde kullanılan formüller üretmiştir:Saygınlığı
- Aydaki Albategnius kraterinin adı O'nun adına ithafen verilmiştir.
- Star Trek: Voyager filminde Excelsior-class starship USS Al-Batani [sic] NCC-42995 adlı uzay gemisi Kathryn Janeway'in ilk uzay görevi olarak O'nun adıyla adlandırlmıştır.
Kaynak: Wikipedia.org
Etiketler:
Albategni,
Albategnius,
el-Battani,
el-Mervezi,
Güneş Yılı,
Harran,
Johannes Kepler,
trigonometri,
Tycho Brahe
Med Cazir Nedir? İlk Kim Bulmuştur.
| Gelgit (med cezir) nedir? |
|
|
Gelgit, Ay ve güneşin etkisiyle suların
sürekli yükselip alçalması olayıdır. Yer, su küreyle beraber döner. Bu
dönme hareketlerinin sonucu olarak, merkezkaç kuvvet, su kürenin ekvator
dolaylarında şişkin; kutup dolaylarında da basık olmasına yol açar.
Dolayısıyla su kürede yerin gerçek biçimini tamamlar. Su kürenin kesiti
tıpkı yer yumrusununki gibi elipseldir.
Su kürenin şeklini ay ve güneşin
çekimleri etkiler. Ay ve güneşin çekimleri yüzünden su küre sürekli
olarak kabarır, alçalır. Ancak, bu değişikliğin şekli ve durumu bir
bölgeden diğerine farklıdır.
Gelgit olayı Ayın yer çevresindeki
hareketiyle ilişkilidir. Bu hareket Ayın evreleri olarak bilinir. Ayın
evreleri gelgit düzeyini etkiler.
Ay, güneş ve yer bir hizada oldukları
zaman (kavuşum anı) gelgit düzeyindeki değişim en çoktur. Kavuşum
anındaki gelgit düzeyi yüksek gelgit (spring tide) olarak bilinir.
Yüksek gelgit durumunda hem kabarma, hem de alçalma en fazladır. Spring
düzeyi yeni ay ve dolunay dan 1.5 gün sonra görülür. Hemen hemen her 15
günde bir yenilenir.
Karşıma anı, güneş ve ayın dik açı
oluşturacak durumda bulunmalarıdır. Karşıma anındaki gelgit düzeyi alçak
gelgit (neap tide) olarak bilinir. Neap durumunda kabarma ve çekilme en
azdır. Gelgit neap durumunda iken ay ilk dördün ya da son dördün
evresindedir. Dördünler yeniay ve dolunaydan yaklaşık 7,5 gün sonra
görülür. Dördünleri izleyen 1,5 gün içinde de alçak gelgit olur. Alçak
gelgit her 15 günde bir yenilenir.
Ayın her gün 50 dakika geç doğuşu gelgit olayında 50 dakikalık günlük ötelenmeye sebep olur.
Gelgit türleri:
- Günlük gelgit (diurnal tide)
- Yarı-günlük gelgit (semi-diurnal tide)
- Karışık gelgit (mixed tide)
Günlük gelgit, bir ay gününde (24 saat
50 dakika) 1 yüksek su ve 1 alçak su görülen gelgit türüdür. Gelgit
düzeyi çok yüksek olmayan bu tür gelgit tropik bölge kıyılarında
görülür.
Yarı-günlük gelgit, 2 yüksek su (HW,
high water) ve 2 alçak sudan (LW, low water) oluşan gelgit türüdür.
Kuzey Avrupa kıyıları yarı-günlük gelgitin yaygınlıkla görüldüğü
yerlerdir.
Karışık gelgit, 2 yüksek su ve 2 alçak
suda bütünleşen gelgit türüdür. Avustralya kıyıları, Kuzey Amerika’nın
Pasifik kıyıları ve Doğu Asya kıyılarında görülür. Ardışık yüksek su ve
alçak su arasındaki uyarsızlık karışık gelgitin özelliğidir.
MED CEZİR'İ İLK KİM BULMUŞTUR.
Med Cezir olayını ilk bulan islam alimi Ebu Ma'şer dir.
EBU MA'ŞER KİMDİR?
Bağdat’ta yetişen büyük astronomi âlimi. İsmi, Ca’fer bin Muhammed bin Ömer el-Belhî’dir. 785 (H.169) senesinde Belh’te doğduğu, kaynaklarda zikredilmekteyse de bu târih kesin değildir. Batı ilim dünyâsında Albumasar ismiyle meşhur oldu. 886 (H.272) senesi Mart ayının sekizinde Vasıt şehrinde vefât etti.
, ilk ilmî çalışmalarını İran Târihi, Horasan’da konuşulan yerli diller ve Hint kültürü üzerinde yaptı. Hadis ilminde büyük âlimler arasında yer aldı. İlim öğrenmek için gittiği Bağdat’ta astronomi ilmine yöneldi. Bıkmadan, yorulmadan yaptığı çalışmalar ve hırsı sâyesinde devrinin en büyük astronomları arasına girdi. Astronomi alanındaki çalışmalarında hocası Sened bin Ali’nin eserlerinden faydalandı.
Ebû Ma’şer, büyük âlim Bettânî ile aynı zamanda yaşamıştır. Eserleri Avrupa’da astronomi ve matematik ilimlerinin gelişmesinde derin etkiler bıraktı. Kendi adıyla anılan meşhur hesaplama metodu, asırlar boyunca astronomi ilimleri sâhasında temel mürâcaat noktası oldu.
İlk defâ med-cezir hâdisesini keşfeden Ebû Ma’şer, bunun mâhiyetini ve ay ile olan münâsebetini bildirdi. Bu bilgiler sonra Avrupa ilim çevrelerine intikal etti. İlim târihi araştırmacılarından Philip K. Hitti: “Gel-git olayının prensip ve kânunlarını Avrupa’ya öğreten, bu alandaki teoriyi ilk defâ ortaya atan Ebû Ma’şer’dir.” demektedir.
Ebû Ma’şer ayrıca enlem derecelerini uzunlukları hakkında da fikirler ileri sürmüştür. Onun gerek med-cezir ile ilgili, gerekse enlem derecelerini hesaplama konusundaki açıklamaları, astronomik coğrafyada Avrupa’ya yol gösterdi.
Eserleri:
Ebû Ma’şer’in astronomi ve vakitlerin hesaplanmasına dâir birçok eseri vardır. Bunlardan bâzıları şunlardır:
1) Zîc-ül-Kebîr: Bu eserde yıldızların hareket ve faaliyetlerini incelemektedir. Eser, astronomiye dâir bir hayli bilgi ihtivâ etmekte ise de bunların teknik îzâhlarına girilmemiştir.
2) Zîc-ül-Kırânât: Zîc-üs-Sagîr de denilen eser, yıldızların mevkilerinin tâyini ile ilgili bilgileri ihtivâ etmektedir.
3) Kitâb-ül-Emtâr ver-Riyâh: Yağmurlar ve rüzgârlara dâir olan bu eser, Hind âlimlerinin görüşlerini aktarmaktadır. 4) Kitâb-ül-Medhal ilâ İlmi Ahkâm-in-Nücûm. Eser çeşitli târihlerde Avrupa’da basılmıştır.
Etiketler:
astronomi,
Ay,
Ebû Ma’şer,
Gelgit,
Kitâb-ül-Emtâr ver-Riyâh,
Med Cezir,
Zîc-ül-Kebîr,
Zîc-ül-Kırânât
EBÛ KÂMİL ŞUCA’
Meşhûr cebir âlimi. İsmi Suca’ bin Eşlem bin Muhammed Hâsib
el-Mısrî olup, künyesi Ebû Kâmil’dir. Matematikçiler arasında İbn-i Eşlem
el-Hâsib (hesab, matematik bilgini) adıyla meşhûr oldu. Doğum ve vefat târihleri
kesin olarak bilinememektedir. Kaynaklarda 850-950 (H. 236-339) seneleri
arasında yaşadığı ifâde edilmektedir. Aslen Mısırlıdır.
Ebû Kâmil Suca’, matematik ve bilhassa cebir sahasındaki
başarılarıyla dikkat çekti. Ünlü matematikçi Harezmî ile aynı devirde yaşadı.
Harezmî’nin eserlerinden çok istifâde etti. İkinci dereceden cebir
denklemlerini, Harezmî’nin metodu ile çözüyordu. Bununla yetinmeyen Ebû Kâmil,
bu çözüm metodlarına bâzı orijinal izahlar getirdi. Lineer (birinci dereceden),
kuadratik (ikinci dereceden) ve daha üst derecedeki denklemler, belirsiz
denklemler ve tam sayı problemlerine ait çözüm yolları ortaya koydu.
Sarton. Introduction to the History of Science adlı
eserinde Ebû Kâmil’in hakkında şöyle demektedir: “Ebû Kâmil, ikinci dereceden
cebir denklemlerinin hakîkî köklerini keşfetti. Cebirsel ifâdelerin çarpma ve
bölme usûllerini geliştirdi.
Martin Levey, The Algebra of Abu Kâmil adlı eserinde onun
hakkında şöyle demektedir: “Ebû Kâmil, düzgün beşgen ve çokgenlerin kenarlarını
cebir denklemleriyle hesaplamayı başardı. Burada özellikle dördüncü dereceden
denklemler kullanmıştır.”
Cebir târihinde ilk defa olarak ikinci derecenin üstünde
denklemlerin çözümü tam bir hassasiyetle Ebû Kâmil Suca’ tarafından
gerçekleştirildi. Bu yüzden ona, Harezmî’den sonra ikinci cebir teorisyeni
gözüyle bakılmaktadır. Cebirdeki bu otoritesini, İslâmiyet’te fıkıh bilgisinin
en mühim konularından birisi olan ferâiz (mîras taksimi) hesaplarının çözümünde
kullandı.
Ebû Kâmil Şucâ’ın en meşhûr eseri Kitâb-ül-Cebr
vel-Mukâbele adlı kitabıdır. Bu eserinde Harezmî’nin cebirini
geliştirmek gayesini gütmüştür. Eserin önsözünde Harezmî’ye olan şükranlarını
dile getirmiş, Harezmî’nin ele almadığı, çözemediği problemleri bu eserde
çözeceğini ifâde etmiştir.
Eserin birinci bölümünde Harezmî’nin cebirini özetleyip
ilâvelerle açıklamıştır. Burada katsayıları irrasyonel (köklü) sayı olan karışık
ikinci derecede denklemlerin çözümlerini göstermiştir. Böylece, Yunanlıların
irrasyonel sayılarla ilgili yanlış bilgilerini çürütmüştür.
Eserin ikinci bölümünde, kendinden önce gelen Yunan ve İslâm
cebircilerinin çözmekte güçlük çektikleri hattâ çözemedikleri geometrik
problemlerin, kendi keşfi olan, cebirsel çözüm metoduyla kolaylıkla
çözülebileceğini ortaya koymuştur. Bu bölümde çözdüğü problemler, bir dâire
içinde çizilmiş, eşkenar beşgen, ongen ve onbeşgenin kenarının uzunluğunu
nümerik olarak tâyinini ihtiva etmektedir. Bu kenarları cebirsel denklemlerle
hesaplayarak, cebirsel denklemleri oklid geometrisine uygulamıştır.
Eserin üçüncü bölümüne, ikinci dereceden belirsiz eşitlikler ve
bu tür eşitlik sistemleri ile başlamaktadır. Kendisi bu eşitliklerin bâzılarının
yeni, bir kısmının da daha önce incelenmiş olduğunu söylemektedir. Bu ikinci tip
eşitlikler Ebû Kâmil’in, Diophantos ve Aritmetica’nın te’siri altında
kalmadığını göstermektedir. Ebû Kâmil, bu denklemlerden sonra, birinci dereceden
denklem sistemlerini de ihtiva eden eğlendirici (dinlendirici) matematik
problemleri üzerinde durmaktadır. Eserinin sonunda muayyen bir sayıdan başlayan
sayıların karelerinin toplamını veren ifâdeler üzerinde bilgi verilmektedir.
Ebû Kâmil’in bu eseri, El-Kerhî üzerinde derin te’sirler
bırakmıştır. Eser, İbrânice’ye tercüme edilmiş, Lâtince’ye yapılan tercümesi
1170-1240 yılları arasında yaşıyan Leonardo Fibonacci’yi etkilemiştir. Ebû
Kâmil’in bu eseri çağımızda yeniden ve modern bir bakış açısıyla tetkik
edilmektedir. Eser, İstanbul Bâyezîd Devlet Kütüphanesi, Kara Mustafa Paşa
kısmı, 379 numarada mevcuttur. Bu nüsha esas alınmak suretiyle, 1986 senesinde
Frankfurt Institute of the History of Arabic-lslâmic Science’de Fuat Sezgin
tarafından neşredilmiştir.
Ebû Kâmil Şucâ’ın yazdığı diğer eserlerden bâzıları
şunlardır:
1-Kitâbu Kemâl-il-Cebri ve Temâmihi ve ziyâdeti fi
usûlihi: Bu eserinde Harezmî cebrini olgunlaştırdı ve yeni cebir
metodları geliştirdi. Eserde, Ebû Berze’yi tenkid etti ve cebirdeki hatâlarını
ortaya koydu.
2-Kitâb-ut-Tarâif-fi’l-Hisâb: Bu eserde üç, dört ve
beş bilinmeyenli denklemlerin çözüm metodları, örnekleriyle îzâh edilmektedir.
Cebir problemlerinin çözümünde nesneler yerine harfler sembol olarak
kullanılmaktadır. Eserin bir nüshası Hollanda’nın Leiden şehrindeki ünlü
kütüphanede bulunmaktadır.
3-Kitâb-üş-Şamil, 4-Kitâb-ül-vesâyâ
bil-cebri vel-mukâbele, 5-Kitâb-ul-Cem’
vet-Tefrîk, 6-Kitâb-ül-Hataeyn, 7-Kitâb-ül-Kifâye, 8-Kitâb-ül-Mesâha
vel Hendeset-vet-Tayr, 9-Kitâbulmiftâh-il-felâh, 10-Risâle
fiî-muhammes vel-mu’aşşar, 11-Kitâb-ul-vesâyâ
bilcüzûr.
Kendisini, El-Kerhî ve Ömer Hayyâm tâkib ettiler. Batı âleminde
ise Leonardo Fibonacci, Ebû Kâmil’in metodunu benimsedi. Bilim târihi üzerinde
yapılan ciddî ve haysiyetli çalışmalar sonucu, ortaya şu hakikat çıkmıştır:
Avrupalı bilim adamları, rönesans öncesi dönemlerde, müslüman âlimlerin
matematik ve cebir ile ilgili eserlerinin gerek Arabça orijinalleri ve gerekse
batı dillerine yapılan tercümeleri üzerinde derinlemesine tedkîkler yapmışlar,
bu eserlerdeki ilmî metodları tesbitedip, ortaya çıkarmışlardır. Bunlardan
birisi olan Fibonacci, o çağlarda, batıda, matematik ve cebir üstadı olarak
tanınıyordu. Florian Cajori, matematik târihi ile ilgili eserinde, milâdî on
üçüncü asrın ortalarında Ebû Kâmil’in eserlerinin batı bilim dünyâsında ve İslâm
âleminde matematik ilimleri dalında yegâne başvuru kaynağı olarak kabul
edildiğini ifâde etmektedir.
Ebû Kâmil, Harezmî’nin bir devamı ve geliştiricisi, Kerhî ve Ömer
Hayyâm’ın öncüsü ve batıda Fibonacci’nin de üstadı olması hasebiyle, orta
çağlarda cebir alanında yetişen bir dahîdir.
Ebû Kâmil, başarılarına ve orijinal metodlarına rağmen, maalesef
islâm toplumunda ve ilim târihi içinde gereği gibi tedkîk edilip kıymeti
anlaşılamayan âlimlerdendir. Modern araştırmalar, onun daha başka duyulmadık
metodlarını ortaya çıkaracaktır.
Yarı çapı r olan bir dâire içine çizilen düzgün on beş kenarlı
çokgenin kenar uzunluğu hesabı:
Veya diğer şekilde kenarı gören merkez-açı 360/15=24° olup, kenar
uzunluğu S15=2.r.sîn 12°=0,4158 r’dir.
Üç bilinmeyenli bir tam sayı problemine misâl: Elinde yüz bin
lirası olan birisi, bu parayla serçe, güvercin ve bıldırcın cinsinden yüz kuş
satın almak istiyor. Serçelerin tanesi 2.000 lira, üç güvercin 1000 lira ve iki
bıldırcın 1000 lira. Her birinden kaçar tane alacak.
Dünyanın Döndüğünü İlk tespit eden bilim adamı :El-Bîrûnî
| El-Bîrûnî | |
|---|---|
| Doğum | 5 Eylül 973 |
| Ölüm | 13 Aralık 1048 |
| Milliyeti | Fars |
| Dalı | Antropoloji, astroloji, astronomi, kimya, karşılaştırmalı sosyoloji, jeodezi, tarih, matematik, tıp, felsefe, farmakoloji, fizik, psikoloji, bilim |
| Etkilendikleri | Aristo, Batlamyus, Aryabhata, Muhammed, Brahmagupta, El-Razi, El-Sizi, Ebu Nasr Mansur, İbn Sina |
| Etkiledikleri | El-Sizi, İbn Sina, Ömer Hayyam, El-Hazen, Zekeriya El-Kazvini, İslami felsefe, İslam bilimi |
Hayatı
Bîrûnî, Merkezî Asya'da tarihi bir bölge olan Harezm'de doğdu. Küçük yaşta babasını kaybetti. Harizmşahlar tarafından korundu, sarayda matematik ve astronomi eğitimi aldı. Buradaki hocaları İbn-i Irak ve Abdussamed bin Hakîm'dir. Bu dönemde daha 17 yaşındayken ilk kitabını yazdı. Harizmşah Devleti Me'mûnîler tarafından alınınca Bîrûnî de İran'a giderek bir süre burada yaşadı. Daha sonra ise Ziyârîler tarafından korunmaya başlandı. El Âsâr'ul Bâkiye adlı kitabını Ziyârîlerin sarayında yazmıştır. İki yıl da burada çalıştıktan sonra memleketine geri döndü ve Ebu'l Vefâ ile gök bilimi üzerine çalışmaya başladı.1017'de Gazneli Mahmut, Harezm Devleti'ni yıkınca Bîrûnî de Gazni şehrine gelerek burada Gazneliler'in himayesine girdi. Sarayda büyük itibar gördü ve Gazneli Mahmut'un Hindistan seferine katıldı. Burada Hintli bilim adamlarının dikkatini çekti ve Hind ülkesi alınınca da Nendene şehrine yerleşerek bilimsel çalışmalarına burada devam etti. Sanskritçeyi öğrenerek Hind toplumunun yaşamı ve kültürü üzerine çalıştı.
Buradan tekrar Gazni şehrine döndü ve yaşamının geri kalan kısmını bu şehirde tamamladı. Bu dönem Bîrûnî'nin en verimli zamanı sayılmaktadır.Uzun zamandır hazırladığı Tahdîdu Nihâyet'il Emâkin adlı eserini bu döneme denk gelen 1025 yılında yayınladı. Astronomi üzerine yazdığı Kanûn-i Mes'ûdî adlı eserini Gazneli Mahmud'un oğlu Sultan Mesud'a ithaf etmiştir.
Kişiliği
El Birûni, astronomi üzerine yaptığı en iyi çalışmayı Gazneli Mahmut'un oğlu Mesut'a sundu. Sultan Mesut da bunun üzerine kendisine bir fil yükü gümüşü hediye edince, "Bu armağan beni baştan çıkarır, bilimden uzaklaştırır." diyerek bu hediyeyi geri çevirdi. Aslında Birûni eczacılıkta uygulamalı eğitime, kitaplardan çok daha fazla önem vermiştir. Birûni, elle tutarak ve gözlemleyerek veri toplamanın insana, kitap okumaktan çok daha fazla yarar sağladığına inanmış ve bunu uygulamıştır. Gerçek bir bilim anlayışına sahip olan Birûni, ırk kavramına da önem vermezdi. Başka bir halkın ileri kültüründen derin bir saygıyla söz ederdi. Aynı şekilde dinler ve düşünceler konusundaki anlatımı sırasında o dinler hakkında itiraz veya eleştiride bulunmadığı gibi, o dindeki deyimleri aynen kullanmasıyla da dikkat çekmektedir. Sanskrit dilinden Arapça'ya çevirdiği Potancali adlı kitabının önsözünde "İnsanların düşünceleri türlü türlüdür, dünyadaki gelişmişlik ve esenlik de bu farklılığa dayanır." şeklinde yazmıştır.Çalışmaları
Tanınmış ve seçkin bir aileden gelen Harezmli matematikçi ve gökbilimci Ebu Nasr Mansur tarafından kollanan El Bîrûnî, ilk çalışmalarını bu alimin yanında yaptı. İlk eseri, "Asar-ül Bakiye"dir.El-Bîrûnî’nin eserlerinin sayısı yüz seksen civarındadır. Yetmiş adet astronomi ve yirmi adet de matematik kitabı bulunmaktadır. Tıp, biyoloji, bitkiler, madenler, hayvanlar ve yararlı otlar üzerinde bir dizin oluşturmuştur. Ancak bu eserlerden sadece yirmi yedisi günümüze kadar gelebilmiştir. Özellikle Bîrûnî'nin eserlerinin Ortaçağ'da Latince'ye çevrilmemiş olması, kitaplarının ağır bir dille yazılmış olmasının bir sonucudur. Ancak Bîrûnî kendisinin de dediği gibi, yapıtlarını sıradan insanlar için değil bilginler için yazmaktaydı.
Yine Harezmi "Zîci'nin Temelleri" adlı yapıtının 12. yüzyılda Abraham ben Ezra tarafından İbranice'ye çevrildiği bilinmektedir. Batı'nın Birûni ilgisi ise 1870'lerde başladı. O günden bugüne Birûni eserlerinin bazılarının tamamı veya bir kısmı Almanca ve İngilizce'ye çevrildi.
Mektuplarından, Bîrûnî'nin Aristo'yu bildiği anlaşılır. İbn Sînâ gibi önemli bilginlerle beraber çalışan Bîrûnî, Hindistan'a birçok kez gitti. Bu nedenle Hindistan'ı konu alan bir kitap yazdı. Onun bu kitabı birkaç dile çevrildi. Birkaç dile çevirilen bu kitap çoğu bilgine örnek oldu.Birûni’nin bir tane de romanı vardır.
Matematik
Bîrûnî'nin matematikçi yönü, en çok bilinen yönüdür. Yaşadığı yüzyılın en büyük matematikçisi olan Bîrûnî, trigonometrik fonksiyonlarda yarıçapın bir birim olarak kabul edilmesini öneren ilk kişi olup sinüs ve kosinüs gibi fonksiyonlara sekant, kosekant ve kotanjant fonksiyonlarını ilave etmesidir. Bîrûnî’nin bu yönü Batı Dünyası tarafından ancak iki asır sonra keşfedilip kullanılabilmiştir. Öte yandan Bîrûnî’nin yeryüzünde yükseltisi bilinen bir noktadan ufuk alçalması açısının ölçülmesi yoluyla merdiven yayı uzunluğunu hesaplaması da geometri açısından önemli bir çalışmasıdır. Merdiven yayı uzunluğunun ilk kez Bîrûnî tarafından bu yöntemle bulunması yaygın bir kanıdır. Ancak Bîrûnî bu yöntemi başka bir bilginden aldığını belirtmiştir.Astronomi
Bîrûnî'nin astronomi alanında yaptığı çalışmaların başında Sultan Mesut'a 1010'da sunduğu "Mesudî fi'l Heyeti ve'n-Nücum" adlı yapıtı gelmektedir. Bu yapıt günümüze gelmiş olup bu konuda yaptığı çalışmalarının bir kısmı kayıptır. Kanun adlı eserinde Aristo ve Batlamyus'un görüşlerini tartışma konusu yaparak Dünya'nın kendi ekseninde dönüyor olma olasılığı üzerinde durması bilim tarihi açısından önemlidir. Ancak bu konuda kesin bir sonuca varamadığı varsayılan Bîrûnî'nin günümüze değin bu konuda bir eseri ulaşmamıştır."Nihâyâtü'l-Emâkin" (Türkçe: Mekânların Sonları) adlı yapıtı, coğrafyadan, jeoloji ve jeodeziye kadar bir dizi konudaki yazılarını içerir. Sultan Mesut'a sunduğu "el-Kanunü'l-Mesudi", Bîrûnî’nin astronomi alanındaki en önemli yapıtıdır. Bilim tarihçilerine göre o, Kopernik'le başlayan çağdaş astronominin temellerini atmıştır.
Ayrıca gerilim düzleminin gök apsisine göre eğikliğini de (enlem eğikliği) Kas, Gürgenç ve Gazne'de yaptığı çeşitli hesaplamalarla aslına çok uzak değerlerde bulmuştur. Ayrıca birçok elementli ve bileşikli hesaplayabilmiştir. Boylamın belirlenmesi gerilimininkine nazaran daha zor olduğundan Bîrûnî, iki nokta arasındaki boylam farkını enleme ve aradaki toplam uzaklığa dayanan bir formülle hesaplama yoluna gitmiş, ölçme ve gözlemlerinde hata payını en aza indirgemek için uğraşmıştır. Bunun yanında gözlem aletlerinin boyutunu büyütmek yerine onları çapraz çizgilere bölmeleyerek duyarlılığı arttıracağını keşfederek verniye ilkesinin temellerini atmıştır. Aşağıda ekliptik eğimin değerini bulan bazı bilim adamlarının ortaya attığı sayı değerleri bulunmaktadır:
| Bilim adamı | Yıl | Ekliptik eğimi |
|---|---|---|
| Batlamyus | - | 23 50’ |
| El Me'mun astronomları | 832 | 23 33’ 39” |
| Sâbit bin Kurre | 875 | 23 30’ 30’’ |
| El-Battânî | 880 | 23 35’ |
| El-Bîrûnî | 995 | 23 27’ |
| Tycho Brahe | 1790 | 23 30’ |
| Bradley | 1750 | 23 38’.3 |
| Modern ölçütler | 1950 | 23 26’.7 |
Diğer bilimler
Bîrûnî, "Kitâbü’l-Camahir fi Mârifeti'l-Cevâhir" (Türkçe: Cevherlerin özellikleri üstüne) adlı yapıtında 23 katı maddenin ve altı sıvının özgül ağırlıklarını bugünkü değerlerine çok yakın olarak saptamıştır. Aynı şekilde Hint tarihi hakkında da kitap yazan Bîrûnî, Hintlilerin inandığı boş inançları, inanışlarını, yaşam biçimlerini ve gelenek-görenekleri çok ayrıntılı olarak anlatmış, bunu yaparken tamamen tarafsız ve önyargılardan uzak davranmıştır.Tıp alanında da birçok eser veren Birûni, döneminde bir kadını sezaryenle doğum yaptırmayı başarmıştır. Şifalı otlar ve birtakım ilaçlar üzerine yazdığı "Kitabu's Saydane", Birûni’nin son yapıtı olmakla beraber 1050'de yazılmıştır. Bu kitapta üç bin kadar bitkinin neye yaradığını ve nasıl kullanıldığı yazmaktadır. İlaçların yanında o bitkinin Arapça, Farsça, Yunanca, Sanskritçe ve Türkçe gibi başka dillerdeki adının yer alması etimolojik açısından çok önemli bir gelişmedir.
Bilimsel bakış açısı olarak İbn Sînâ'nın Aristo tarzı düşüncesine karşı çıkan Bîrûnî, tek tanrı inancını benimseyerek Evren'in bir başlangıcının olduğunu, öncesiz bir Evren'in tanrının gereksiz sayılması demek olduğunu savunmuştur. İbn Sînâ'nın bu tarz yaklaşımına sürekli karşı çıkan Bîrûnî'nin İbn Sînâ ile yazışırken yaptığı tartışmalardan bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır.
Öte yandan Bîrûnî, astroloji gibi bilim sayılmayan bir konuyla da ilgilenmiş ve "Kitâbu't Tefhim fî Evâili Sanaati’t-Tencîm" adında bir astroloji eseri yazmıştır. Ancak simya, efsun, büyü gibi diğer akıl dışı alanlar üzerinde çalışmadığı gibi bunlara karşı çıkmıştır. Bunun yanında Bîrûnî, devletlerin tarihlerini incelerken ekonomik nedenleri araştırarak devletlerin ilişkilerinin altında dînî nedenler aranmasının yanlış olduğunu öne sürmüştür.
Batı'da "Aliboron" adıyla bilinen Bîrûnî'nin yapıtları birçok Batı diline çevrilmiştir. Bîrûnî, hiçbir eserinde tek bir bilime veya konuya bağlı kalmadan bilimi tek bir bütün olarak gören bir ansiklopedisttir.
Eserleri
Bîrûnî'nin onlarca yapıtı arasında en çok bilinenleri aşağıdaki gibidir:- El-Âsâr'il-Bâkiye an'il-Kurûni'i-Hâli-ye
- El-Kanûn'ül-Mes'ûdî
- Kitâb'üt-Tahkîk Mâ li'l-Hind
- Tahdîd'ü Nihâyeti'l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet'il-Mesâkin
- Kitâbü'l-Cemâhir fî Mâ'rifet-i Cevâ-hir
- Kitâbü't-Tefhîm fî Evâili Sıbaâti't-Tencîm
- Kitâbü's-Saydele fî Tıp
Kalıt
Bîrûnî, günümüzde en bilinen İslâm bilginlerinden biridir. Tüm Dünya'daki çeşitli ülkelerde Bîrûnî'yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını "Bîrûnî'ye Armağan" adıyla Bîrûnî‘ye tahsis etti. 1973 yılında Türkiye'de basılan pullar arasında Bîrûnî'ye de yer verildi. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, "1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel dâhî Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist" diye yazılarak tanıtıldı. Bîrûnî’ye ait bir minyatür, İstanbul'daki Topkapı Müzesi'nde bulunmaktadır.
Kaynak: Wikipedia.com
Etiketler:
. Türk Tarih Kurumu,
Alberuni,
Aliboron,
Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî,
Ebu'l Vefâ,
Fars,
Gazni,
Harezm,
İstanbul,
Topkapı Müzesi,
Türk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)