2 Ekim 2012 Salı

Mürekkep


Mürekkep çeşitli renklendirici ya da boyalar kullanılarak üretilmiş akışkan bir maddedir. Fırça ya da kalemler yardımıyla bir yüzeyi boyamak ya da yazı yazmak için kullanılır. Genellikle demir, sülfat ve az miktarda asit karışımından oluşan açık mavi veya siyah bir çözelti olan mürekkep, bu haliyle soluk göründüğünden içine toz halinde anilin esaslı boya katılmaktadır.
Mürekkeplerin ilk örnekleri günümüzden 4.500 yıl öncesinde Çin'de icat edildiği sanılan siyah renkli yazı mürekkepleridir. Bu mürekkepler isin çeşitli maddeler ile birlikte yakılmasıyla elde edilirdi. İlk mürekkep fabrikasını 1818 yılında Fransız matbaacısı Pierre Lorilleux kurdu.

 

Türleri

Mürekkebin formülü farklılık gösterse de genellikle dört bileşen içermektedir:
  • Renklendiriciler
  • Katkı maddeleri
  • Araçları (bağlayıcılar)
  • Taşıyıcı maddeler
Mürekkep genellikle dört sınıfa ayrılır:
  • Sulu
  • Likitli
  • Tutkallı
  • Tozlu

Yazma amaçlı mürekkep

Mürekkepler içlerine boya maddesi katılıp katılmamasına göre birbirinden ayrılır. Dolmakalemlerde kullanılan mürekkebin içine boya karıştırılmaz çünkü boya dolmakalemin ucunu tıkayabilir. Yazı mürekkeplerinin büyük bir çoğunluğu meşe mazısından elde edilen asitler ile içinde demir bulunan kimyasal maddelerin karıştırılması ile elde edilir. Siyah görünümde olan bu mürekkebin rengi,başka kimyasallarla açılabilir.
Kâğıt üzerine geçirilmiş mürekkep, zaman geçtikçe her koşulda koyulaşır. Bu mürekkep ile yazılmış belgelerin yaşını saptamada araştırmacıların sıkça başvurduğu bir yöntemidir.
İçlerinde boya maddesi bulunan mürekkepler ise "tükenmez kalem" olarak anılan kalemlerde kullanılır. İçlerine su da katılmayan bu tip mürekkepler, dolmakalemlerdekilerin aksine oldukça koyulardır. Keçeli kalemlerde kullanılan boya-katkılı mürekkeplerde ise kurumayı önlemek için alkol kullanılır.Bazılarında ise yaklasık %5 kadar civa vardır.Mürekkep heterojen bir maddedir. Gizli mürekkep olarak adlandırılan mürekkep çeşitleri özel ve gizli iletiler için kullanılır. Normal koşullarda görünmez olan bu mürekkepler ile yazılan yazılar, ancak ortam elverişli hâle getirildiği takdirde görünür hâle geçer. Yazılı olduğu kâğıdın uygun biçimde ısıtılması ile bu mürekkepler maviye dönebilir. Görünmez mürekkep olarak kullanılabilecek alternatif malzemeler, limon suyu, soğan suyu ve süttür. Bu maddeler ile yazılan yazılar ısıtıldığında üzerindeki yazılar kahverengine döner.

Baskı amaçlı mürekkep

Günümüzde en çok kullanılan mürekkep türü baskı mürekkebi ya da matbaa mürekkebidir. Kitap, gazeteler, dergiler, paketler, kutular, paralar, pullar afiş ve broşürler üzerinde bulunan yazı ve resimlerin hemen hepsi bu mürekkepler ile hazırlanmıştır.
Bu tür baskı işlemlerinde, mürekkebin kuruma hızı çok önemlidir. Basım makinelerinde kullanılan mürekkep kâğıt üzerine geçtikten sonra havadaki oksijeni soğurarak kurur. Kuruma işlemini daha çabuklaştırmak için mürekkebin içine kobalt, kurşun ve manganez bileşikleri atılabilir

29 Eylül 2012 Cumartesi

Telefonu Kim İcat etti?


Telefonun icadı - Telefonu Kim icat etti
Telefonun İcadı 14 Şubat  (1876)
Edinburg doğumlu Alexsander Graham Bell, Amerikan yurttaşlığına geçmişti ve sağır bir kıza aşıktı. Sağırlara nasıl yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Boston Üniversitesi'nde ses fizyolojisi profesörü iken sesleri Mekanik olarak yeniden üretme fikri kafasını sürekli meşgul ediyordu.
Ses dalgaları, Elektrik akımına dönüştürülebilirse, o zaman elektrik akımının da bir devrenin öteki ucunda yeniden sese dönüşürülebileceğini düşünüyordu. 1876 yılıydı. Bir Gün sesi taşımak üzere tasarladığı bir araçla deney yaparken, pilin asiti pantolonuna döküldü. Asistanı Thomas Watson'dan, Watson'ın binanın başka bir tarafında olduğunu bilmeden yardım istedi.
Bundan sonra neler olduğunu laboratuvar notlarında şöyle anlatır: "Ağızlıktan şu tümceyi söylemiştim: 'Bay Watson, buraya gelin. Sizi görmek istiyorum.' Şaşılacak bir şey, ama geldi ve söylediklerimi duyup anladığını söyledi. O'ndan sözlerimi yinelemisini istedim. Harfi harfine yineledi. Sonra yer değiştirdik Watson, kitabın birinden ağızlığa birkaç bölüm okurken alıcıdan dinledim. Çıkan seslerin alıcıdan geldiğine hiç kuşku yoktu. Duyulan ses yüksek, ama anlaşılmaz ve boğuktu. Ne söylendiğini çıkaramadım, ama rastgele bazı sözcükler çok açıktı; en sonunda da çok açık ve anlaşılır biçimde "Bay Bell, söylediklerimi anladınız mı" tümcesi duyuldu.
Bell, bir yıl sonra telefonun patentini aldı. Birkaç Ay sonra Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayımlanışının 100. yıl kutlamalarının en coşkulu günleriydi. Konuk Brezilya İmparatoru 2.Pedro, "Bu konuşuyor" diye haykırarak onu bütün dünyaya duyurdu.
Telefon bulunduğu sıralarda, Amerikalı bir Belediye Başkanı "Bir gün her kentte bir tane olacak" dediğinde cüretkar bir öngörü sayıldı. İngiltere’de de Postane Başmühendisi Sir William Preece, bir halk komitesinde, "Amerikalıların telefona ihtiyaçları var, ama bizim yok. Bizim elimizde bir yığın haberci çocuk var" dedi.
Arthur C. Clarke, yirminci yüzyılın sonlarından önce dünyadaki her köyde değil, her evde bir telefon olacağını daha o Günden tahmin etmişti.
Thomas Edison, telefonu geliştirdi, gramofonun habercisi olan fonografı buldu. Joe Nickell, bu şeyin kolay kabul görmediğini şöyle anlatır: "1878'de, Fransız Bilimler Akademisi’nin üyeleri Du Moncel’in, Thomas Edison’un son buluşu ile ilgili olarak gerçekleştireceği bir gösteriye tanıklık etmek için toplanmışlardı. Toplantıya ünlü fizikçi Jean Bouilland da katılmıştı. Küçük, ilkel fonograf konuşmaya başladığı sırada (Du Moncel’in biraz önce söylediği sözleri yanlışsız yinelerken) 82 yaşındaki Bouilland, fizikçinin üzerine atılıp boğazına sarıldı.
"Seni sefil!" diye bağırdı."Bir vantroluğun hileleriyle bize aldatmak istemeye nasıl cüret edersin! "Bouilland, bir tek insanların konuşabildiğini, makinelerin konuşamayacağını "kavramış" biriydi!"
Maxwel’in konuyla ilgili makalesi aslında 1865 yılında yayınlanmıştı.
Maxwel'in Elektromanyetik Dalga Kuramı, büyük bir düşünsel başarıydı ama bazı İngiliz ve Avrupalı bilim adamlarının fazlaca ilgisini çekmemişti. Makalesinin yayınlanışından tam 23 yıl sonra 1887 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz (1857-1894), elektromanyetik dalgaların varlığını denel olarak kanıtladı.
Hertz, bunu başarabilmek için, dalgaları yayan bir verici ve bir alıcı yapmıştı. Böylelikle dalgaların iddia edildiği gibi hareket ettiklerini kanıtlayabilecekti; ama o zamanların iyi donanımlı laboratuvarlarının çoğunda bulunabilecek basit elektrikli teçhizatı kullanmıştı.
Hertz'in vericisi, aküyle çalışan bir endüksiyon bobiniydi; yani günümüz otomobillerinde bulunan ateşleme bobinine (kontakt) benzeyen ve ayarlanabilir bir kıvılcım boşluğu bulunan bir kıvılcım veya endüksiyon bobiniydi. Ayrıca vericinin üzerinde çift kutuplu Anten olarak işlev gören iki tane düz metal plaka bulunuyordu.
Hertz'in alıcısı küçük bir boşlukla ayrılmış bir tel devreydi. Vericilerin boşluğundaki salınım yükü, Uzay'da ışıyan elektromanyetik dalgalar, alıcıya ulaşırken, telde bulunan sabit Elektronların hareket etmesine ve devredeki boşlukta bir kıvılcımın oluşmasına neden oluyordu.
Sonuçta, Hertz'in laboratuvarında kıvılcımlı telsiz telgraf sistemi doğmuş oldu. Üzerinde yapılacak önemsiz değişikliklerle Hertz'in cihazı, kodlu mesajlar gönderebilecek bir biçime dönüştürülebilrdi. Ama ne var ki Hertz, iletişim teknolojisiyle ilgilenmiyordu.
Sonuçta o, Maxwell'in kuramsal çalışmasının önemli bir kısmını deneylerle doğrulayan bir bilim adamıydı. Hertz'in yaptığı deneyleri açıklayan popüler, çağdaş yorumlar, bu deneylerin olası pratik kullanımlarından söz ediliyordu; ama Hertz, araştırmasının bu yönüne ilişkin olarak hiçbir yorumda bulunmadı.
Bu sıralarda İngiltere’de Sir Oliver Lodge (1851-1940) da benzer çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmaların aksayan yanları bulunmasına karşın, Hertz, telsiz dalgalarının, telgrafın keşfinde ilk adımları yansıtır.
Hertz ve Lodge, verici ve alıcı cihazları belirli bilmsel ilkeleri kanıtlamak amacıyla yapmışlardı; ama yine de Lodge, Alman meslektaşına kıyasla, teknolojik sorunlarla daha fazla ilgileniyordu. Sözgelimi, elektrik dalgaları üzerine yaptığı araştırma, fırtınalı havalar sırasında yeterli koruma sağlayamayan yıldırımsavarların gelişkin hale getirilmesine yönelik bir araştırmadan türemişti.
Uygulamaya yönelik ilgisine ve elektromanyetik ışıma hakkındaki üstün bilgisine rağmen Lodge, telsiz telgraf düşüncesine ilk yönelenlerden birisi olamadı.
1892 yılında bir başka İngiliz fizikçi (tabi ki o da bir Sir), Sir William Crookes, popüler bir bilim dergisinde, Hertz'in keşfettiği dalgaların mucizelerini öven bir makale yazmıştı. Crookes'in kehanetlerine göre bu dalgalar, gelecekte Hava koşullarının kontrol edilmesini, daha iyi ürünler yetiştirilmesini, aktarım telleri kullanmaksızın evlerin aydınlatılmasını sağlayacaktı; o sıralarda ise tellere, direklere, kablolara veya pahalı aletlere gerek duymayan bir telgraf sisteminin yaratılmasında kullanılabilirlerdi.
Tarihçi Hugh G.J.Aitken ise, 1892 yılının telsizle iletişimin gelişiminde bir sınır çizdiğine inanıyor. Önceleri, elektromanyetik dalgalar üzerine yapılan deneyler, Maxwell Kuramı'nı geçerli kılma amacını güdüyordu. Ama 1892 yılından sonra deney yapan kişiler, sinyal gönderme sistemlerine, yeni cihazların geliştirilmesine veya icat edilmesine ve bilimsel makaleler yerine, Patent başvuruları gerektiren ticari gelişmelere yöneldiler.
Lodge, 1894 yılında İngiliz Bilim Geliştirme Derneği'nin yıllık toplantısında, icat ettiği vericiyi tanıttı. Yaklaşık 55 metrelik bir uzaklığa, mors alfabesiyle sinyaller gönderdi ve telsiz telgrafın sunacağı olanakları anlattı. O sıralarda Lodge, telsizle iletişim konusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakından takip ediyordu ve bu alandaki bilgisi oldukça fazlaydı.
Bunun yanısıra, bu konunun gelecekte çok büyük bir etkiye sahip olacak yönleri üzerinde de çalışmalarda bulunuyordu ki bunlar arasında en önemlisi 'seçici akort' tu. Bu buluş, telsizle iletişimden yararlanan kişilerin daha düşük frekanslarda haberleşmelerini sağlayacak ve böylelikle başka sinyallerin araya girmesini engelleyecekti.
Maxwell, 19. yüzyılın büyük öncülerinden biridir. Bir Gazın sıcaklığının o gazın molekülleriyle ilişkisini açıkladı ve "gazların kinetik kuramı" nın oluşmasında belirleyici rol oynadı. Aynı matemaktiksel hünerini, elektrik ve manyetizma olayları arasındaki ilişkiyi açıklayan denklemleri kurarken de kullandı. O, gerçek bir araştırmacıydı. Mekanik ve Astronomi ile de ilgilendi. 1861 yılında renkli fotoğrafı ilk olarak o çekti.

Aspirini ilk kim buldu?

Günümüzde, reçetesiz satılan aspirinin her türlü ağrıya karşı kullanımı halk arasında çok yaygındır. Küçük rahatsızlıkların tedavisinde oldukça sık bir biçimde tüketilen Aspirin, ilk kez 1899 yılı Mayıs ayında, Almanya’nın Leverkusen kentinde, Bayer AG firması tarafından toz halinde piyasaya sürüldü.   Salisilik asit, bir cins söğüt ağacının bitki özünde, keklik üzümü yağında, keçisakalı bitkisinin (Spiraea ulmaria) çiçeklerinde tabii halde bulunur. Salisilik asidin asetil türevine (kimyasal olarak formülüne asetil kökü getirilmiş olanına) aspirin denildi.
Aspirinin kimyasal adı olan “asetilsalisilik asit”, ilk kez 1853 yılında Alsaslı kimyacı Carl Gerhardt tarafından sentetik olarak elde edilmişti. Asetilsalisilik asitin tıbbi özellikleri ise 1895′da Heinrich Dresser tarafından keşfedildi.
1897 yılında ise Bayer firmasından Dr.Felix Hoffman, bu maddeyi tedavi amacıyla ağızdan alınabilecek kadar katışıksız bir biçimde üretmeyi başardı, Önceleri, yalnızca Almanya’da reçete karşılığında satılıyordu. 1915 yılından itibaren Bayer tarafından 20′lık paketler halinde tablet olarak piyasaya sürüldü.

28 Eylül 2012 Cuma

Farabi

Farabi

         
Farabi
Farabi tasvirli İran'a ait bir pul
Farabi tasvirli İran'a ait bir pul
Mahlas Farabi(Farablı)
Doğum 870
Farab, Kazakistan
Ölüm 950
Şam, Suriye
Etnik köken Türk ya da Fars
Meslek Yazar, Filozof



Farabi (Farsça: فارابی, Arapça: أبو نصر محمد الفاراب Abū Nasr Muhammad al-Fārāb), (d. 870 Farab - ö. 950 Şam), İslam filozofu. İbni Ebi Üseybia, Şemseddin eş-Şehrezûrî'ye dayananlara göre Fars[kimilerince de Farabi'nin El-Türkî nisbesini ilave ederek hareketle Türkî ailenin çocuğu olduğunu iddia eden İbni Halikan'a dayanarak Türk olduğunu söyleyenler de vardır. 14. yüzyıl tarihçilerinden İbn Kesir, Farabi'nin Türk filozof olduğunu belirtmektedir
Asıl adı Muhammed bin Tarhan bin Uzlug olan ve Batı kaynaklarında "Alpharabius" adıyla anılan Farabi, Farab (Otrar kenti)'da doğduğu için Farabi (Farablı) diye anılır. İlk öğrenimini Farab’da, medrese öğrenimini Rey ve Bağdat’ta gördükten sonra, Harran’da felsefe araştırmaları yaptığı yıllarda tanıştığı Yuhanna bin Haylan’la birlikte Aristoteles’in yapıtlarını okuyarak gezimciler okulunun ilkelerini öğrendi. Halep’te Hemedani hükümdarı Seyfüddevle’nin konuğu oldu.
Farabi'yi anlatan kitaplar, İslam aleminde Ebul Hasan el-Beyhaki, İbn-el-Kıfti, İbn bu Useybiye, İbn el-Hallikan adlı yazarlar tarafından Farabi'nin ölümünden birkaç yüzyıl sonra gerçekleştirildi. Ama bu yapıtlar, birer araştırma olmaktan çok, Farabi'yle ilgili söylenceleri derliyor,bir felsefeciyle değil, bir ermişi açıklıyordu.
Aristoteles’in ortaya attığı madde ve suret kavramını hiçbir değişiklik yapmadan benimseyen, eşyanın oluşumunda, yani yaradılışta madde ve sureti iki temel ilke olarak gören Farabi’nin fiziği de, metafiziğe bağlıdır. Buna göre, evrenin ve eşyanın özünü oluşturan dört öğe (toprak, hava, ateş, su) ilk madde olan el-aklül-faalden çıkmıştır Söz konusu dört öğe, birbirleriyle belli ölçülerde kaynaşır, ayrışır ve içinde bulunduğumuz evreni (el-alem) oluştururlar.
Farabi, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium (üçüzlü) ve quadrivium (dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ilimleri; fizik, matematik, metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından kabul edildi.
Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıklı izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit etti. Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili bir eser yazdı.
Farabi insanı tanımlarken “alem büyük insandır; insan küçük alemdir.” Diyerek bu iki kavramı birleştirmiştir. İnsan ahlakının temeli, ona göre bilgidir; akıl iyiyi kötüden ancak bilgiyle ayırır.

Bazı Eserleri

  • Et-Ta’limü’s-Sanî ve İhsâu’l-Ulûm(İlk İslam Ansiklopedisi)
  • El-Medinetü'l-Fazıla (Fazilet Şehri:Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap)
  • Es-Siyaset-ül Medeniyye
  • Risale fi Ma'anii'l-Akl(Aklın Anlamları)
  • İhsa el-Ulûm musiki el-Kebir (Büyük Müzik Bilimlerin Sayımı)
  • Kitâb El Mûsikî El Kebir Kitāb al-Musiqā al-Kābir
  • Kitâb Fi’l Mûsikî
  • El Müdhal Fi’l-Mûsikî
  • Kitâb Ustukısat
  • İlm El-Mûsikî
  • İhsa’el-Ulûm
  • Kitab Fi’lhsâ’el-İkâ
  • Kitabü’l-Mûsiki
  • Kitâb At Advar
  • Kitabül-Farab

27 Eylül 2012 Perşembe

EL-Cezeri

El-Cezeri


El Cezerî (d. 1136, Cizre - ö. 1233, Cizre), (Arapça: الجزري), (Kürtçe: Ebûlizê Cizîrî), tam adıyla Ebû’l İz İbni İsmail İbni Rezzaz El Cezerî (أَبُو اَلْعِزِ بْنُ إسْماعِيلِ بْنُ الرِّزاز الجزري , Abū al-'Iz Ibn Ismā'īl ibn al-Razāz al-Jazarī), İslamın altın çağında Robotik biliminin babası olarak kabul edilen sibernetik üzerine çalışmalar yapan Arap[ veya Kürt kökenli ilkmüslüman bilim adamı ve mühendis. Leonardo da Vinci'nin El-Cezeri'nin otomatonlarından etkilendiği söylenir.,

Yaşam öyküsü

1136 yılında Cizre’nin Tor mahallesinde doğmuştur . Sibernetik alanın en büyük dahisi kabul edilen, fizikçi, robot ve matriks ustası bilim insanı İsmail Ebul İz Bin Rezzaz El Cizirî 1233′te Cizre’de öldü. İsmini de yaşadığı şehirden alan El-Cizirî öğrenimini Türk Medresesi Camia’da tamamlayan İsmail, burada fizik ve sibernetik alanlarında yoğunlaştı ve halen kullanılmakta olan ve aşılmamış onlarca buluşa imza attı. Batı literatüründe M.Ö. 300 yıllarında Yunan matematikçi Archytas tarafından buharla çalışan bir güvercin yapılmış olduğu belirtilse de robotikle ilgili bilinen en eski kayıt, da Ciziri'ye âittir.
Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim adamı olan El Cizirî, "Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap" (El Câmi-u’l Beyn’el İlmî ve El-Amelî’en Nâfi fî Sınâ'ati’l Hiyel, Arapça: بَيْنْ اَلْعِلْمِ وَالْعَمَلِ اَلنَّافِعْ فِي صِناعَةُ الْحِيَلْ) adlı eserinde ortaya koydu. 50’den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle gösterdiği bu olağanüstü kitapta Cizirî, “Tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını” söyler. Bu kitabın orijinali günümüze kadar ulaşamadıysa da, bilinen 15 kopyasından 10’u Avrupa’nın farklı müzelerinde, 5 tanesi Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerinde yer almaktadır.
Kısaca Kitab-ül Hiyel adıyla bilinen eseri altı bölümden oluşur. Birinci bölümde binkam (su saati) ile finkanların (kandilli su saati) saat-ı müsteviye ve saat-ı zamaniye olarak nasıl yapılacağı hakkında on şekil; ikinci bölümde çeşitli kap kacakların yapılışı hakkında on şekil, üçüncü bölümde hacamat ve abdestle ilgili ibrik ve tasların yapılması hakkında on şekil; dördüncü bölümde havuzlar ve fıskiyeler ile müzik otomatları hakkında on şekil; beşinci bölümde çok derin olmayan bir kuyudan veya akan bir nehirden suyu yükselten âletler hakkında 5 şekil; 6. bölümde birbirine benzemeyen muhtelif şekillerin yapılışı hakkında 5 şekil yer alır.
Teorik çalışmalardan çok pratik ve el yordamıyla ampirik çalışmalar yapan Cizirî’nin kullandığı bir başka yöntem de yapacağı cihazların önceden kâğıttan maketlerini inşa edip geometri kurallarından yararlanmaktı. İlk hesap makinesinden asırlar önce aynı sistemle çalışan benzer bir mekanizmayı, geliştirdiği saatte kullanan Cizirî, sadece otomatik sistemler kurmakla kalmamış, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştı. Cizirî, otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan Jacquard’ın otomatik dokuma tezgahından 600 yıl önce değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik hizmetçiyi geliştirdi. Bâzı makinelerinde hidro mekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezerî, bâzılarında ise şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalıştı. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan dengeyi oluşturması, Cizirî’nin otomasyon konusundaki en önemli katkısıdır. Fizikçi ve Mekanikçi Bediuzzaman El-Cizirî'nin diğer bir eseri de Diyarbakır Ulu Camii’nin ünlü Güneş Saati’dir. Bugün sibernetiğin ve bilgisayarın ilk adımlarını attığı ve ilk robotu yapıp çalıştırdığı kabul edilen Ebû’l İz El Cizirî, Cizre’de yaşadı.
Kitab-ül Hiyel 6 bölümden oluşmaktadır:

Eserleri

  • Kitāb fi ma-'rifat al-Hiyal al-handasiyya (Arapça: الجامع بين العلم والعمل النافع في صناعة الحيل , Kitāb fi ma-'rifat al-Hiyal al-handasiyya) 1206 yılında bu eserini tamamlamıştır.
  • Kitâb-ül-Câmi Beyn-el-İlmi vel-Amel-in-Nâfî fî Sınâat-il-Hiyel, (Arapça: بَيْنْ اَلْعِلْمِ وَالْعَمَلِ اَلنَّافِعْ فِي صِناعَةُ الْحِيَلْ , El Câmi-u’l Beyn’el İlmî El-Amelî’en Nâfi fî Sınâ'ati’l Hiyel) "Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar"

 eserlerinden bir kaç örnek,

Al-Jazari Automata 1205.jpg

Atomun Parçalanabileceğini ilk kim buldu: Ebû Mûsa Câbir bin Hayyân

Ebû Mûsa Câbir bin Hayyân (Arapça: ابو موسی جابربن حیان‎, Abu Mūsā Jābir ibn Hayyān; Latince: "Geber" ya da "Geberus"; (al-Barigi Kabilesi / al-Azdi / al-Kufi / al-Tusi / al-Sufi)[6], (doğum: 721, Tus, İran, Horasan; ölüm: 815, Kufe, Irak)[7] Sıklıkla batıda daha ziyâde Geber olarak tanınan, Abbâsîler döneminde yaşamış ve İslâmiyette fen bilimlerinin temelini atmış olan Farsî [8] çok yönlü bir fen bilgini; Simyacı, kimyacı ve eczacı; fizikçi, astronom ve astrolog; tıp ve fizik tedavi uzmanı; mühendis, coğrafyacı, filozof, ve sufi.

Hayâtı

Tus, İran'da eğitimini aldıktan sonra Kufe'ye göç etti. Câbir bin Hayyân bilinen ilk pratik Simya (Alşimi) âlimdir.[9] Orta Çağ Avrupası'nın Simya alanına büyük ölçüde etki etmiş ve Kimya'nın da esasını oluşturmuştur.
Günümüz dünyasında atomla ilgili ilk çalışmaların ingiliz fizikçi John Dalton (1766-1844) tarafından yapıldığı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman kimyacı Otto Hahn (1779-1868) tarafından ortaya atıldıgı fikri yaygındır. Hâlbuki, onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi'nde rektörlük yapmış olan Câbir bin Hayyân, maddelerin atomik yapısını gösteren tespitler yaparak, reaksiyonlarda belirli kütlelerin belirli kütlelerle reaksiyona girdiğini söylemiştir. Atom hakkında, ancak asırlar sonra anlaşılabilecek şu sözleri söylemiştir.
Maddenin en küçük parçası olan "el-cüz'ü la yetecezza" (ATOM) da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin söylediği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. Atom parçalanabilir. Parçalanınca da öyle büyük bir güç oluşur ki bir anda Bağdat'ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allahü Teala'ın kudret nişanıdır."
Böylelikle görülmektedir ki, Hayyan, Dalton ve Hahn'dan yüzyıllar önce bu buluşları gerçekleştirmiştir.

İcâdları

Kimyager ve Eczacı olan babasının oğlu olarak Horasan'da doğmuş ve Yemen'de okuduktan sonra Kufe'ya giderek Abbâsî halifesi Harun Reşid'e saray âlimi olarak hizmet etmiştir.
Kimya dışında Eczacılık, Metalürji, Astroloji, Felsefe, Fizik ve Müzik gibi geniş alanda 400 ü aşan eser bıraktığı söylenirse de ancak 20 civarında eseri bugüne kalmıştır. Bazı eserlerinin aslında öğrencileri tarafından yazıldığı anlaşılmıştır,Nitrik asit, Hidrojen klorür ve Sülfürik asit'in rafine ve kristalize yöntemlerini bulduğu Kral suyu'nu icat ettiği ve Sitrik asit, Asetik asit, Tartarik asiti keşfetiği düşünülmektedir. "İmbik" ( الأنبيق al-inbiq) geliştirmiş ve kendisinin ortaya attığı Baz kavramıyla Kimya'nın gelişmesine katkıda bulunmuştur.
"İmbik"
Kendisi o yüzyıldan atomun parçalayacağını görmüş büyük bir bilim adamıdır. Ayrıca daha sonra zehirlilerin zehirlisi olan arsenik tozunu elde eden ilk kişidir.
Agathondaemon, Hermes Trismegistus, Pisagor ve Sokrates'i saydığı ve Eski Yunan, Eski Mısır ve Şia Sufizminden etkilendiği düşünülmektedir.
Eserlerinden 12. yüzyılında Latince'ye çevirilmiş olan Kitab al-Kimya adlı eseri, Simya ve Kimya kelimelerinin kökeni olmuştur.

kaynak: wikipedia.org

26 Eylül 2012 Çarşamba

Trigonometri yi Kİm buldu?

Trigonometri yi Devrin Büyük alimi el-Battani bulmuştur.


 EL BATTANİ(858-929 Harran)

Ebu Abdullah Muhammed bin Cabir bin Sinan er-Rekki es-Sabi el-Battani (858, Harran - 929, Samara yakınlarındaki Kasr el-Cis kazası) Latince Albategnius, Albategni ya da Albatenius olarak bilinen, Arap astronom, astrolog ve matematikçidir. Şu anda Türkiye'de bulunan Urfa şehrinin bir ilçesi olan Harran'da doğmuştur.[1] Lakabı olan es-Sabi soyunun, yıldızlara ibadet eden Sabi dinine mensup olduğunu gösterir. Fakat onun tam künyesi, bizi onun Müslüman olduğu sonucuna götürür.[2]

Astronomi çalışmaları

Battani'nin astronomideki en çok bilinen başarılarından biri Güneş Yılını 365 gün, 5 saat,46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş olmasıdır.
Battani'nin Zij adı verilen çalışması Johannes Kepler, Tycho Brahe gibi Avrupalı astronomlar üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Nicolaus Copernicus,Zij üç defa Latince'ye çevrilmesine rağmen, O'ndan yaklaşık 700 yıl önce yaşamış Battani ne yazdıysa eserlerinde tekrar etmiştir.
Modern dünya, Battani'ye bilim dünyasına katkılarından dolayı hürmetini, saygısını göstermiş ve Ay'daki bir bölgeye Albategnius olarak ismini vermiştir.
Battani, Suriye'de Rakka ve vefat ettiği şehir olanŞam'da çalışmalar yapmıştır. Battani, Batlamyus'un bazı yanlışlarını düzeltmiş ve yeni Güneş ve Ay tablolarında derlemiştir. Uzun süre bilim dünyasında otorite olarak kabul edilmiştir. Güneş'in enberi hareketlerini keşfetmiş, gök kürenin bölümleri üzerine çalışmalar yapmış ve muhtemelen 5.yüzyılda yaşamış olan Hintli astronom Aryabhata'dan bağımsız olarak, sinüsün ve kısmi olarak da tanjantın hesaplamadaki kullanımınlarını açıklamış ve böylece modern trigonometrinin temelini atmıştır. Battani bunlardan başka astronomide, ekinoksların devinme hareketlerinin değerlerini ve ekliptik eğimi çok yakın bir oran bularak hesaplamıştır. Battani, tablolarında devinim için tekdüze değerlendirmeler kullanmıştır.
O'nun en önemli çalışması olan Zij ya da ayarlı astronomik tablolar, Plato Tibirnitus tarafından 1116 yılında De Motu Stellarum olarak Latince'ye çevrilen 57 bölümden oluşan el-Zij es-Sabi adlı eseri Avrupa astronomisinde büyük bir etki bırakmıştır. Zij, biraz Hintli etkisi görülen Batlamyus teorisi üzerine bina tesis edilmiştir.[3] Bu eserin bir yeni baskısı 1645 yılında Bologna'da ortaya çıkmıştır. Plato'nun orijinal el yazısıyla yazdığı nüshası Vatikan'da; ve Battani tarafından yazılmış bir el yazma tezi ise Escorial Library'de astronomik kronoloji bölümünde muhafaza edilmektedir.
Battani, gelişmiş ay ve güneş tabloları kullanarak yaptığı gözlemler boyunca, Güneş'in dışmerkez kuvvetinin değiştiğini, modern astronomide Dünya'nın Güneş etrafındaki bir eliptik yörünge üzerindeki hareketinin eşitliğini keşfetmiştir.[4]
Kopernik, Kopernik Devrimi'ni başlatan De Revolitionibus Orbium Coelestium adlı kitabında Battani'ye olan minnetini dile getirmiş ve birçok yerde O'ndan alıntılar yapmıştır.

Matematik

Battani, matematikte trigonometride günümüzde kullanılan formüller üretmiştir:
\tan a = \frac{\sin a}{\cos a}
\sec a = \sqrt{1 + \tan^2 a }
Ayrıca sin x = a cos x eşitliğini buldu, formül:
\sin a = \frac{a}{\sqrt{1 + a^2}}
Battani,el-Mervezi'nin tanjant fikrini,tanjant ve kotanjant hesaplamaları amacıyla denklemler geliştirmek için konu hakkındaki matematiksel tablolarını derleyerek kullanmıştır.Bundan başka sekant ve kosekantın işteş fonksiyonalrını keşfetmiş ve O'nun gölgelerin tablosu olarak adlandırdığı,kosekantlar hakkındaki ilk mateamtiksel tabloyu,1'den 90'a kadar her bir dereceyi içerecek şekilde hazırlamıştır.[5]

Saygınlığı

  • Aydaki Albategnius kraterinin adı O'nun adına ithafen verilmiştir.
  • Star Trek: Voyager filminde Excelsior-class starship USS Al-Batani [sic] NCC-42995 adlı uzay gemisi Kathryn Janeway'in ilk uzay görevi olarak O'nun adıyla adlandırlmıştır.

Kaynak: Wikipedia.org